... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

somewhere over the friend zone



“I cannot say I wanted to ‘be myself,’ for I knew I was still soft clay. But I refused to be molded.”
Françoise Sagan, Bonjour Tristesse


Ortaokuldayken bir çocuğu seviyordum. Aziz’i. Şimdi o hissi küçümseyecek değilim, karşımda onun olduğunu düşünerek odamdaki aynayı öpecek ve gerçekten öpüşmek gerekirse (tamamen tecrübesiz olduğum için) rezil olacağım konusunda endişelenecek kadar, işte demek ki basbayağı seviyordum.

Yazık ki hiç şansım yoktu. Sınıfın, boyu dışında her şeyi herkesten üstün, sarışın, yeşil gözlü, iyi giyinen, zengin, evinde interneti olan, üst sınıfları tanıyan, tenis filan da oynayan sportmen kızı da Aziz’e aşıktı. Üstelik, kendini çok şanslı gördüğü veya kendine çok güvendiği için bu aşkı her yerde, her fırsatta dile getirmekten hiç gocunmuyordu.  (Bu kızlardan bir başkasına, bundan yaklaşık on yıl sonra tekrar rastladım. Bir arkadaşım kendisini reddettiğinde “halbuki ben senin başına gelen en güzel şeydim” deyip gitti fazlayerlidiziseyrediyorumben kızı. Enteresan.) Bir keresinde bana, Aziz de ben de çok gıdıklanıyoruz diye, “ne kadar çok ortak yönünüz var” demişti kız imalı imalı; Aziz’in de duyabileceği şekilde üstelik! “Ne alakası var ya!” demiştim aniden ama kan beynime sıçramış, kalp atışlarım hızlanmıştı; o an nasıl kızardığımı tanrı bilir.

Günün birinde kız birden, nereden çıktığı belli olmayan bir melankoliye boğuldu. Bu durumla pek ilgilenmedim sanıyorum, kız benim en yakın arkadaşlarımdan biri değildi. Olamazdı. Bana gelip, Aziz’e olan aşkından bahsetmesine katlanamazdım (ben o kadar yerli dizi izlemem). Bir de tabi, içinde bulunduğumuz yaşlar boş melankolinin prim yapmaya başladığı yaşlardı, o yüzden kızın hiçbir şeyi olmayabilirdi de.

Sonra öğrendik ki, kız gidip Aziz’le konuşmuş ve Aziz onu istememişti. Apaçık ve net bir şekilde, çıkma teklifine hayır demişti. Çok şaşırmıştım, konunun benimle bir ilgisi olması ihtimalinden ötürü değil ama, o çocuğun o kızı reddetmesi için herhangi bir sebep düşünemediğim için... Ben o zamanlar, somut ve görünen şeylerin herkesin babasını dövdüğünü düşünüyordum. Benim sınıf birincisi olmam mesela, başkasının sarışın oluşu yanında bir hiçti.

Aziz, benim arka sıramda otururdu. Daha doğrusu ben, ortaokulu liseye ve üniversiteye hep tercih etmiş olan ve hala Orta 3’ü özlemle anan bu “arka çöplük” tayfasının bir ön sırasındaydım. Bir gün okuldan çıkarken, sırtımı tahtaya dönmüş, çantamı topluyordum. Aziz hala yerinde oturup etrafa bakmakta olduğu için de iyiden iyiye ağırdan alıyor, fakat konuşmak için de bir şey yapmıyordum. Aziz bir şey dedi sanırım, cevap verdim, güldük. Tam çantamı kapatıp, “yarın görüşürüz” demek için ağzımı açmışken Aziz bana bakıp “seni seviyorum” dedi.

Kafamı hafif eğdim, bir saniyeden kısa bir sürede yüzündeki ifadeyi çözmeye çalıştım. Çözdüm sandım. Gülümsedim, “ben de seni seviyorum” dedim ona, sonra da “yarın görüşürüz” deyip çıktım sınıftan. O kadar işte. O kadar gerçekdışıydı ki söylediği benim için, ciddi olabileceğine ihtimal vermedim. Biz bunu bir daha hiç konuşmadık, o bana sınıfta herkesin sevdiği kız olmamın dışında bir değer verdiğini söylemedi, sonra sınavlara girdi ve özel okula gitmek üzere ayrıldı okuldan. Bundan kısa bir süre sonra da tamamen koptuk zaten, şu an nerede olduğunu, ne yaptığını hiç bilmiyorum.

Ben Aziz’i hatırladım geçtiğimiz aylarda bir gün ve Aziz’i yazdım ben ilk kez; çünkü aynı şey yıllar sonra tekrar başıma geldi. Beni pek tanımayan, bana, arkadaşlık dışında bir şekilde benimle ilgilendiği konusunda hiçbir ipucu vermemiş bir adam bana “seni seviyorum” dedi. Ben de iki nokta ve bir parantez yaptım ona ve “yarın konuşuruz” dedim.

Arkadaşlığa, kendimize, aileye, aşka dair birtakım fikirlerle başlıyoruz hayata. Zaman geçtikçe o fikirlerin ne kadar aptalca olduğunu düşünüyor, yine zaman geçtikçe o fikirlere geri dönüyoruz. Hani annemizi çok sevip onsuz yapamayacağımızı düşündüğümüz zamandan, ona burun kıvırıp bir şey anlatmaktan vazgeçtiğimiz zamana, sonra da yine “keşke burada olsaydı da fikrini sorsaydım” dediğimiz zamana geçiş anlatılagelir ya ebeveynlere gereken değeri vermek konulu kitap ve programlarda... Ona benzetiyorum ben bu geçişleri. Bir ara, lisedeyken filan, “sevmese neden seviyorum desin, salak kafam!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Elbette lisede kendime güvenimin artmasıyla doğrudan ilgili bu durum. Ama şimdi yine, ortaokuldaki o noktadayım, o kafamı eğip gülümseme noktasında. İki nokta bir parantez.

Hayat, Meltem Gürle’den öğrendiğim bir circular plot, başka da bir numarası yok. Üstelik, başa döndüğü noktada artık ilerlemeye devam edeceğine dair bir inanç da edinemiyor insan; dünya yedi günde yaratıldı ve tamam, bitti. Koca dünya yoktan var oldu ve benim için bir sözcük dahi var olamadı. Ben de şu an, yine sarışın ve yeşil gözlü olmadığım, topuklu ayakkabılarla tıkırdamadığım, çok makyaj yapmadığım veya sportmen olmadığım için konuların kapandığı noktaya geri döndüm. Tek farkla, artık ne istemediğimi (artık bunu istemediğimi) biliyorum, şekillenecek çok şey kalmadı.

Bir arkadaşlığın aşka döndüğü veya dönemediği noktaların çok ötesindeyiz artık, o kadar uzaktayız ki gökkuşağı bizim için bir nokta gibi. Hem bence o şarkı da şöyle bir şey:

Somewhere over the friend zone,
Mavi kuş sanki bir düş.

(16 Ekim 2012, Boğaziçi Pastanesi)

geçimsiz

duvar dediğin ne işe yarar ki? seni dışarıdan korur -çünkü sen hep iyisindir de dışarıdakilere güvenilmez*- dışarıdakileri de içeri sokmaz. deneyenler çarpıp yaralanırlar. geçemezler. geçimsizdir, uuu çok serttir duvar.

teselliyi veya kurtuluşu değişmekte bulmadım. hala kalkıp psikoloğa filan gitmiş değilim, belki de hiç gitmem, bilmiyorum, düşünmüyorum. çözümü çözümsüzlükte buldum, insanları gözümde nerede olmak için uğraştılarsa oraya koydum ve bitti. daha iyisi olsun, daha güzeli olsun diye uğraşmadım; neden olmuyor diye de üzülmedim bir süre sonra. napayım, dedim, koy götüne. demek ki böyleymiş. demek ki onlar duvarımın eksik parçalarıymış, şimdi yerlerini bulmuşlar ve böylece tamamlanmış benim kalkanım.

şimdi olduğu yerden memnun olmayan kimse için yapacak hiçbir şeyim yok, ne saçma zaten kaçan balık kovalanır hesabı aylarca, yıllarca uğraşıp didinirken olmayan iyileşmelerin ben vazgeçmişken olması? umurumda olamıyor. bilgisayar ekranına bakıp, bir an sinirleniyorum, sonra gülümseyip tsss- diyerek dışarı veriyorum ağzımdaki havayı.

tsss-sikerler.

benim duvarım da bu. bu adamlar ile, bu adamlara, ama benzerlerine, ama daha tanışmadıklarıma karşı ördüğüm şey. tamamen organik, yüzde yüz doğal, yüzde yüz geçimsiz.

geçinmeyeceğim. yanında kendimi iyi hissetmediğim, yanında kendimi ben hissetmediğim kimseyle geçinmeyecek, gereğinden fazla zaman da geçirmeyeceğim. o kadar boşa harcayacak zamanım yok.


benim savuma mekanizmam unutmaya dayalı işlemiyor. bir sabahın bir sekizinde, levent'te bir evin pencere kenarındaki koltukta sigaramız bitmiş ve gece hiç uyumamışken söylediklerim gerçek ve geçerli -ne değişti ki sanki?-, duyduklarım da daha dün duymuşum gibi aklımda.

şimdi kalkıp içinde -ve diğer herkesle beraber hiç- olagelmediğim mutlu aile tablolarına sonradan fotoshopla eklenmisçesine dahil olmasam, kim garipseyebilir ki beni?




*anne, ben anne olmadan anladım dışarıdakilere güvenilmeyeceğini. hata yapmadığım tek konu, ne kadar utanmaz, yüzsüz, pişkin, saygısız, düşüncesiz ve ağızlarına vurmalık da olsalar, iyi insanlar olduklarıydı.

demem o ki ben yine onların birileri için canını feda edebileceğine güveneceğim anne. hayatta çok değer verdikleri şeyler olduğuna, sırf insan olduğum için bana kötü bir şey yapmayacaklarını hep bileceğim.

sırf insan olduğum için ama.

ben olmamın hiçbir değeri ve önemi olmadan.

Yumurtanızı hangi bakış açısıyla alırdınız?

_ Bakış açısının farklı olması ne demek anne?

_ Farklı yönlerden bakmak, veya aynı yönden bakıp farklı şeyler görmek demek yavrum. Mesela bak, ununu elemiş, eleğini duvara asmışlar için bu sadece bir tava. İnsanların aşka ihtiyaçlarından beslenen kişiler ve i'lere nokta yerine yuvarlaklar veya kalpler yapan ergen ruhlar için bu bir "romantik tava". Benim gibi gerçekçiler içinse, bu bir dört yapraklı yonca. Dört yaprağında birer yumurtanın kırılabildiği, iki kişi yumurta yiyecekken üçüncüyü nasıl bölsek diye endişe etmedikleri... Şanslı insanların tavası yani.

Bakış açısı farkı budur yavrum; tavayı kalpli ya da yapraklı,
bardağı dolu veya boş, tıklarsan onlarca pencere açtıracak internet sitesi reklamlarındaki kadın silüetlerini sağa ya da sola dönüyor görmektir. Bakış açın ne olursa olsun değişmeyen şey ise, bu tavanın indirimde 9,90 tülay lalesi oluşudur. Çünkü, bazı somut gerçeklerden kaçılamaz.


hep bi çöpü karıştırmaca


Daha 17 yaşında Teoman, 19 yaşında da Nev zor gelirdi insana...

Ben "27'sine birkaç ay kalmış, hala yaşı sorulunca 26" isimli şarkıyı arıyorum.

"30 oldum be anne" derken gözü doluyormuş insanın.
Yalnızlıktan filan da değilmiş bu.
-gerçi öyle olsa ne olurmuş da...
değilmiş bu sefer-

because penis in vagina


Hatırlamadığım bir yaşa ait bir diyalog var; sen de 8, ben diyeyim 10 yaşındaydım herhalde:

_ Peki bebekler nasıl oluyor anne?
_ 16 yaşına gelince de onu anlatırım kızım.
_ Üüüüf çok zaman var daha!

Aslında benim annem, aldığı eğitimin insan altyapılı olmasının da verdiği "normal bunlar ki" duruşuyla, 10-12 yaşlarında adet görme konseptini kuzenime (ve daha küçük olan bana) açık yüreklilikle anlatmış bir kadındır. Bugün ben rahat rahat "penis" diyebiliyorsam, bunun sebebi sadece Fizyoloji dersinin 26. bölümü olamaz yani. Irsi, ırsi.

Yine de, bebek oluşumu noktasında biraz utandığını sanıyorum. Anne sonuçta. Sağolsunlar, babamla kendilerini basmama izin verip bir çocukluk travması da yaşatmadılar bana hiç.

16 yaşımı bitirdikten sonra bir gün, annemin sözü geldi aklıma. O zamana kadar tabii ki her şeyi öğrenmiş, bazı şeyleri de hissetme fırsatı bulmuştum. Yok, aynaya sprey sıkıp tersten izleyince şifresiz olan Cine5'ten öğrenmiş değildim bildiklerimi. Cinsel eğitim dersi filan almıştık koca bir konferans salonunda.

Annemi kıstırdım mutfakta bir gün...

_ Anne, sen bana 16 yaşında bebeklerin nasıl olduğunu anlatacaktın ya...
_ ("Hassiktir hatırladı" ifadesiyle) Evet kızım.
_ Heh işte onu öğrendim ben.

Böyle kısa devre yaptırırlar adama.

22 Eylül '98

Karikatür: Cihan Ceylan


Bu karikatür Kayahan'ının düştüğü ikilemi veya hissettiği pişmanlığı çok iyi anlıyorum.

Ben de asırlardır gereğinden fazlasını yazdım belki de... Elimden gelen sadece buydu, nasıl yazarsam insanları etkiler, gülümseyeyim erkekler pozitif kızları sever diyemedim.

(Demeli miydim?)

///

Annem geçenlerde "Daha feminen görünmen gerektiğini düşünüyor musun mesela?" diye sordu.

"Görüneyim" dedim, "mesela evdeki bütün topuklu ayakkabılarımı giyeyim karda kışta. Bir gün, iki gün, bir hafta, bir ay giyerim... Ama o ben değilim. Sonunda çıkarıp kar botlarımı giydiğimde ne olacak?"

Annem bir şey demedi.

///

Aşk içinde, yalan içinde, oyun içinde yaşayabileceğimi hiç düşünmedim.

"En azından ne olduğum belli" ile avunmaya devam demek ki.

Vazgeçtim

_ Birinden vazgeçmek nedir anne?

_ Bir vakitler ilgili ilgisiz her haltı onunla özdeşleştirip bunu söyleme ihtiyacı hissederken, bir gün direkt olarak onunla ilgili, onu etkileyeceğini veya ilgileneceğini bildiğin şeyleri bile söylemekten kaçınmaktır yavrum.

Hakkında her şeyi duymak istiyorum diyen Nil gibi oldum bir süre. Sonuçta bir sürü gereksiz şey biliyorum, bir sürü ayrıntı; bunları bilmek, fark etmek, keşfetmek beni mutlu ederken aynı anda da ufak ufak canımı acıtıyor, çünkü Nil'in atladığı bir şey var ki her bir ayrıntıda yüzüme vurulan, Sezen Aksu daha tecrübeli olduğu için olsa gerek, bilmiştir; Müslüm Gürses de çok güzel söyler onu...

hiç tanımaz elim ellerini, bilmez yüreğim, bilmez yüreğini

Dinle.

(21 Eylül 2011 ~ 06 Şubat 2012, İstanbul)

çöpe atmışım...

bugün anneme dediğim şeyin arkasındayım: "hayatımı alıp çöpe atmışım, napayım..."

napayım yani.

bu iş için geçerliydi.

kendi kendime çok söylüyorum, çok da sakin söylüyorum da, henüz dışarı sakince veremedim bu nefesi: ne zaman ki "bundan sonra ben yalnızım, tamam, belki de bundan sonra böyle olacak" derken gözlerim dolmayacak, o zaman bunu gerçekten kabullenmiş sayacağım kendimi. içimde en ufak bir sızı olmayacak o zaman. bir omuz silkmesinden ibaret olacağım.

bu da aşk için geçerliydi.

sessizsem şayet, bu durumları içselleştiriyorumdur.
merak edilmesin.
♫

Tanıdığınız bir kuzgun var mı?

Friends'te Ross'un bir repliği vardır ki zaman geçtikçe daha mantıklı geliyor:
"Somehow, over time, it got easier being apart from you."


"Sana birini buldum ama kilo vermen lazım."


Annelerin çöpçatanlığındaki en büyük sorun, size sevgili hatta koca değil, kendilerine dünür seçmeleridir. Gittikleri, -sizin deyiminizle- musiki cemiyetinden tenni tenni tennenni bir arkadaşı ile dünür olsa ne güzel olur diye, henüz bir kez gördükleri bir çocuğu size yap(ıştır)maya teşebbüs edebilir, üstelik bunun için size şart koşabilirler.


Damat adayımızın bilinen özellikleri şöyle (dikkatli okuyun, soracağım sınavda):
Ankara'da iyi bir üniversitede okuyor, benimle yaşıt, bu yıl okul bitince yurtdışında çalışma gibi bir fikri var, bu olana kadar İstanbul'a ailesinin yanında yaşamak üzere gelecek ve geçenlerde O Ses Türkiye izlerken annesini arayıp oradan beğendiği bir kızı göstermiş, o kız da zayıfmış.

(Ayrıca çocuğu tanımıyorum evet ama, Behzat Ç. varken O Ses Türkiye izleyen ve annesini arayıp televizyonda kız gösteren çocuğun alnındaki L harfinin kaç font olduğu hakkında bir tahminim var. Lakin olayların nasıl bir konjonktürde geliştiğine bakmak gerektiğine karar verdim. Acele bir karar verirsem font 100+ deyip geçeceğim çünkü, yazık.)

Parantezden önceki cümlede kaç tane mantık hatası buldunuz?


Sanırım siz çok buldunuz, ama benim için tüm hikayedeki saçmalıkların hepsi 1 ediyor: Hiç tanımadığım, henüz üniversitede okuyan, birkaç ay içinde ailesiyle oturmaya başlayacak olan ve toplamda, benim yaşımda bir baltaya sap olamamış bir çocuğa kendimi beğendirebilmek için kilo vermem gerekmesi.

Size bir şey söyleyeyim mi: Ne o kadar şişman, ne o kadar umutsuzum.


Ha, bir şey daha soracaktım: Tanıdığınız bir kuzgun var mı? Varsa annemle tanıştırmak istiyorum da...


(04 Aralık 2011, Kayışdağı)


♫

Hikaye henüz bitmedi. İlk bölümde, anneyle kızın diyaloğunu, 3,5 saatlik bir Dede Efendi'li Türk Sanat Müziği konserini ve müstakbel kayınvalidenin "ay aynı benim oğlan" "sana bakınca benim oğlan aklıma geliyor" deyişlerini izledik. Bakalım kahramanlarımız bir sonraki bölümde ne gibi maceralara yelken açacaklar...

var ama evli

Ah annem benim ya :)

_ Kızım yok mu yeni işinde ilgini çeken biri?
_ Var ama evli.

"Var ama evde"nin bir türevi bu, "hea var ama kimseye faydası yok" anlamında... Ama doğru söylüyorum. İşe başladığım ilk hafta içinde tanıştığım yakışıklı ve oldukça komik adamın evli olduğunu öğrenmem yaklaşık 1 saat kadar az bir süre aldı; daha evliliğinin "ee nasıl gidiyor bakalım?" sorgularını kabul ettiği ilk safhasındaydı çünkü.

(Cicim ayları; evliliklerin "ee nasıl gidiyor bakalım?" ile "çocuk ne zaman?" soruları arasındaki safhası olsa gerek. Sonra, defans dönemi başlıyor.)


Böyle bir şeyden şurada bahsetmiştim. Büyümek sancılı bir iş olabiliyor. Bir yüzük çarpabiliyor insanı, nasıl diyor Amerikalılar, "like a bullet through your head". Bu konsept illa ki boş kalmamıştır dedim ve nitekim, yandaki yüzüğü buldum. Bunu takmak da "haha bunu ben kaptım, in your face!" demek gibi bir şey (ya da through your head:))

Dünyanın en çirkin şeyi bu arada bu yüzük de, neyse.




Anneme söylemediğim şey ise şuydu: "İşyerinden birine aşık olup da iki sene daha sürünmeye hiç niyetim yok açıkçası anne."

Olmazsa olmaz çünkü ama ben bir olmayanı her gün görmek istemiyorum.

bile.

_ Allah şu martıya bile annelik içgüdüsü vermiş.
_ "Bile" diyerek ne kadar kibirli olduğumuzu mu gösteriyoruz?
_ Kibirli mi olduk şimdi de?
_ Evet kibirliyiz tabi. Mükemmeliyetçilik en kötü özelliğimiz, kibir de en sevdiğimiz günah. Onlara "bile" bizdeki içgüdünün verilmiş olduğunu düşünüyoruz, oysa hayvanların duygusuz olduğunu iddia eden biri hiç hayvan beslememiş veya beslenmesine tanık olmamıştır bence.
_ Konuşamadıkları, duygularını dile getiremedikleri için öyle.
_ Konuşamayan, konuşmayı beceremeyen, yani anlamlı bir cümle kurmaktan bahsetmiyorum, duygularını cümleye dökemeyen o kadar çok "insan" varken oysa ki.



(Anneyle diyalog, 2011, İstanbul)

Kızım sana söylüyorum, gerizekalı adam sen anla.


_ Benim annem bana öğretmedi bunları kızım, o yüzden ben sana söyleyeceğim. Güzel şeyler değil söyleyeceklerim, ama yol göstermek benim görevim. İnsanın başına her şey geliyor, hazırlıksız yakalanma.

_ Neymiş o anne?

_ Çok garip bir şey değil: Adamlar. Daha doğrusu, adamlar değil de, “erkekler”. Yarın öbür gün bir erkek sana gelip seni çok sevdiğini, senin için yaşadığını filan söyleyecek. Cevap vermeden, sevinmeden veya herhangi bir şey hissetmeden, ağzından çıkan ilk şey şu olsun: "Hoh de bakayım."

Bir sırrım olsun da dünyaya söyleyeyim istedim...

_ Biliyor musun sırtım çok kaşınıyor benim, soyuluyorum çünkü. Fena yandım üç günde. İşte kendi kendime biraz idare ediyorum ama aslında birine ihtiyacım var.

Ulan ne şaşırırdın böyle deseydim... Keşke böyle deseydim. Birine ihtiyacımı fazla yanmış bir sırta indirgeyiverseydim! Onun yerine deli gibi sigara içtim gece boyunca. Bir sürü sigara içtim, hem de boş, hem de mentollü bile değil.

bellatrix başka bir evrende susardı. bellatrix başka bir evrende, gözlerini hep kaçırdığı için karşısındakinin de ona -o sıklıkla- bakıp bakmadığını hiçbir zaman bilemez ve baktığını düşünmekle yetinir ve sonra da pişman olup kendi kendine sorardı "acaba elimden geleni yaptım mı?" Cevabı hiçbir zaman bilemezdi.

O başka evrenin bu yaşadığımız olmaması için tersine pedal çevirdim bu sefer ben.

Son günlerde üstüme bir istifa güzelliği geldiğini iddia edenler var. İstifa ettiğim o onüçüncücumadan beri böyle bir laf duyuyorum sürekli. Bir huzur gelmiş yüzüme, dinginlik, vesaire. Mümkün, ama yeterli değil. Dün kuaför saçımla oynamaya başladığında bıraktım kendimi tamamen. Ne benim saçımı kestirmeye niyetim vardı, ne de onun nasıl keseceği hakkında bir fikri. Ama bayağı güzel oldu sonuçta, hatta süper oldu, benim diye demiyorum... Akşam 22 kişi daha "çok güzel olmuş saçın ya" dedi bu kelimelerin kombinasyonlarıyla. Sonra birileri üstümdeki kıyafeti beğendi. Ben öyle çok süslenen, her daim bakımlı ve bu yüzden de sürekli iltifat alan biri olmadığım için, o günün bu gün olduğunu anladım o an. Daha güzel bir zamanım belki hiç olmayacaktı, belki olacaktı da bu adamla görüştüğümüz kırkyılbaşlarına denk gelmeyecekti... Gün, o gündü işte. O gün gelince bilirsiniz.

Çok fena kararlıydım, aslında üstümde istifa etmişliğin değil, karar vermişliğin mutluluğu vardı. Hayatıma attığım resetin işle sınırlı kalmamasına, bu çok uzun zamandır teneke gibi peşimde sürüklediğim, hatta nasıl bağla(n)dıysam bana hayatımdan daha ağır gelen adamları öyle ya da böyle (ki muhtemelen "öyle" olacaktı zaten ama olsundu) kesip atmaya ve artık dönüp bakmamaya, hani gene dayanamayıp baktığım zaman da, kafamın güzellik seviyesine göre "e daha napıcaktım abi yani, kısmet değilmiş" ile "eeeyh gerizekalı herifler yaa, siz beni sevmediyseniz ben sizi hiç sevmiyorum hırtlar!" arasında değişen laflar etmeye kararlıydım. Çok fena kararlıydım.

Bir denedim, olmadı. İki denedim, yine olmadı. Üçüncüde, başka çaresi kalmadı adamın "konuşalım" demekten başka. Konuştuk, bayağı kısa konuştuk sanıyorum çünkü ben nefes almadan çok uzun yaşamış olamam. "Ben başkasını seviyorum"a karşılık söylenecek bir şey yok zaten, konu isteseniz de uzamıyor. Kendi kendini kesip atan bir muhabbet, kendini imha eden mesaj tarzı.

Gülümsedim. Müstehzi bir gülümsemeydi diye umuyorum, herhalde kendimle alay ediyordum. "Gerizekalı bellatrix" diyordum kendime. "Adamın gerçekten o kadar odun olduğunu mu düşündün? Anlamamış olabilir miydi? Tabi ki olamazdı. Tabi ki seninle ilgilenmediği için ilgilenmiyordu işte. İlla söylemek zorunda mıydı bunu açıkça?"

Belki de ben öyle cool ve müstehzi gülümsediğimi sanıyordum, belki de aslında yüzümde Ferdi Tayfur gibi bir ifade vardı. Yanaklarım da Heidi gibi al aldı yine belki? Bilmiyorum ki. Kafam bi dünya, hayatımda ilk kez yaptığım bu şeyden ötürü daha bi dünya, nasıl göründüğümü mü düşünecektim? Yine de "seni kaybetmek istemiyorum"a "kaybedilecek bir arkadaşlığımız yok zaten bizim, gene bi meraba-merabamız olur işte" yanıtını verecek kadar şuurluydum (oh.)

Reddedilmek zor şeymiş. Çok zormuş, yani adamı yanından kovalar kovalamaz ortamdaki en yakın kız arkadaşını çağırıp ağlasan da arkasından hüngür hüngür, sonra bir arkadaşın daha gelip sana sarılsa, "zaten yürümezdi be" de dese, ertesi gün hikayeyi anlattığın annen cüretine şaşırıp ama bir yandan da "vay!" nidasıyla, her zamanki gibi "senden iyisini mi bulacak" veya "amaan hemen başkası çıkar karşına" da dese (anne tesellisi dünyanın gerçeğe en az yakın ama en inanılası tesellisidir), daha sonra seni çok tanımadığını düşündüğün biri sanal alemlerde "anam. dag gibi bellatrix'i ne hale getirdiniz lan, allahsizlar. sen bi de benim gercege uzaksayan tesellimi dinle bellatrix; o teklif edince de sen reddedersin, odesirsiniz." deyip kahkahalarla güldürse de seni, çok, çok, çok zormuş reddedilmek ve işte o zaman, keşke üstümde eşofman ve ev tişörtü, saçımda da havlu olsaydı da, halimin paspallığına yorsaydım bunları, bile diyormuşsun meğer. İlla ortadaki bariz sebebin etrafından dolaşacaksın ya, zavallı insan aklı işte...

Halbüse dolaşacak bir şey yok, her şey açık ve net.
Bir sırrım olsun da dünyaya söyleyeyim istedim, ama olmadı.
Olay bundan ibaret.


(28-29 Mayıs 2011, İstanbul)

Dikkat! Sosyal Medya Canavarı çıkabilir.

Spam savaşında yıllardır benimle omuz omuza çarpışan kardeşime gelsin...



Annemin bilgisayar kullanmayışı (daha doğrusu, kendisi başına oturmayı göze alamayışı ve bizim de yıllardır ona bilgisayar öğretmekten bir şekilde sıyrılmış olmamız) birçok arkadaşımın yaşadığı "ya annem de feysbukta, o yüzden ilişkimi yazmıyorum / fotoğraf eklemiyorum" tarzı otosansürleri yaşamamamı sağladı. Limitli profilimde sadece, ayıp olmasın diye listeye ekleme taleplerini kabul ettiğim müdürlerim falan var o yüzden. Bu kadarı güzel.

Lakin annemin sanal alemde aktif olmayışı, bir dolu spam mailden kaçmamı sağlamıyor çünkü bunun eniştesi var, annenin arkadaşları var falan; üstelik hepsi, gönderdiklerini anneme de aktarmamızı bekliyor. Annemle telefonda konuşan arkadaşı "geçen gün gönderdiğim yazımı çocuklar sana okuttu mu?" diyebiliyor örneğin (geriye dönük sorgulanma ihtimalleri yüzünden mailleri direkt silemiyoruz yani) veya bir akraba çıkıp "kola içmiyorsunuz değil mi, fare varmış onun içinde" diye durduk yere midemizi kaldırabiliyor (tabi ki içiyoruz ulan da diyemiyoruz, akraba olduğu için).

Velhasıl, kendimizi spam mailden koruyamadığımız gibi, anneyi de koruyamıyoruz. Sıfır internetli bir filtre uyguluyoruz -ki 22 Ağustos bile böylesini görmemiştir-, yine olmuyor, yine olmuyor yahu!

ThoughtCatalog'da bugün, günün anlam ve önemine binaen eklenmiş bir video-yazı gördüm: Spam Your Mom For Mother's Day. Anneye bir lafım yok ama bu yazıdan aldığım ve yukarıda izlediğiniz videoyu geri kalan arkadaş ve akraba sürüsüne adıyorum. İnterneti geç yaşında bulmuş ve o buldumcukluğu gönlünce yaşayan tüm sosyal medya canavarı orta yaşlılara selam eder; KFC, kola, Santorini, en iyi 100 NG fotoğrafı ve komşufırın dolu günler dilerim.

4,5 hiç bu kadar 5 olmamıştı.

_ Artık öyle alıp başımı gidemem, diye düşünüyorum, dedi kadın. Yetiştirdiğim biri var, ona örnek olmam lazım. Sorumluluklarım var artık, diye geçiyor hep kafamdan.

4-5 yaşlarında bir kız çocuk annesi kadın Prada çantası ve güzeller güzeli küpeleriyle bunları söylerken indirimi beklemeden almamakta direttiğim, indirimde 35 lira olan çantamla ve sörfçü bilekliğimle ilgili ne düşüneceğimi bilemedim. Sörfçü bile değildim üstelik. Sadece bu ip parçasının renkleri hoşuma gitmişti.

_4-5 senedir eşim de ben de alkol almıyoruz, diye devam etti kadın. Eskiden çok içerdim. 4-5 duble içer yine de sağlam kalırdım. Eşim de öyleydi. Hamile kalınca bıraktım, eşim de bıraktı. Sonra da tekrar başlamadık... Sigarayı da bıraktı, 12 yaşından beri içiyordu hem de. Ailenin tek erkeği, babası o çok küçükken vefat etmiş...

Büyük lutuftu bu bırakış, anlaşılan.

_ İflah olmaz o, dediler. Ama oldu. Bir kız için baba modeli çok önemlidir. Ben de eşime, hep kızının yanında olacağını hissettiren bir model olmasını söylüyorum.

Kocası iflah olmamıştı, kadın onu iflah etmişti. Onu eğitmiş, kötü alışkanlıklarından arındırmış, bu uğurda kendisi de vazgeçmişti bir şeylerden. Bir kez çocuk doğurup, iki kez anne olmuştu. Bazı erkekler bunu isterdi, ihtiyaçları vardı buna. Çünkü onlar babalarını kaybedip, annesiz kalırlardı.

Belli belirsiz bir hüzün hissettim kadının sesinde. "Hem de ben alkolü çok severim" derken geniş zaman kullanmasında, 25 yaşının başına buyrukluğunu özlemle anmasında.

Henüz evlenmedikleri dönemde eşinin hediye ettiği Louis Vuitton çantalarla, Etiler'de bir daire ile kendini kanıtlamış saymıyordu kadın. Hala çalışıyordu. Harıl harıl, bu tiksinç işi yapıyordu. Kendi işi, ofisi (kayınvalidein üzerine olsa da), elemanları, bilgisayarları ve gıpgri ve simsiyah kurşun kalemleri vardı, hepsi onundu ve yine de onun bende gıpta ettiği bir şeyler vardı.

Kendim için sevindim. Çekip gidebileceğim için, çekip gidebildiğim için, geride sırf 35 liralık çantamı ve sörfçü bilekliğimi bırakacağım için sevindim. Kuzen demişti bir gün, "ailenin yakınında olmamayı göze aldıktan sonra -ki onlar senin ailen- başka kimse bırakılamaz değil, başka kimse için bunca üzülmeye değmez." Bunun gibi bir şeyler.

Evet, üzgün olabilirdim zaman zaman ama ben özgürdüm.
Dört dörtlük değil, dört 5'liktim.

Ölmekten çok bahsetmiştim bir ara. Evet, bir parçamın öldüğünü hissettim (yakında kırkı çıkacak). Ama ben o parçadan ibaret değildim, başka yerlere bıraktığım parçalarla devam edebilirim. Ben insanlara hala aynı değeri veriyorum, ölen parçalara bile. Verdiğim tüm değerle birlikte gömüyorum onları, bir yuğ düzenliyorum adlarına. Ve artık, hak edip etmediklerini sorgulamıyorum. Her şey bitiyorsa, her şey geçiyor da.

Dinlediğim müzikler (hep aynı müzikler) hiç bu kadar doyurucu olmamıştı. Hayatın hiç bu kadar içinde olmamıştım. Hiç bu kadar açık olmamıştım. Kafam hiç bu kadar güzel olmamıştı.

Yanımda olmayan herkes hiç bu kadar şanssız olmamıştı.

(4,5'tan 5 verdim hayatıma.)


(30 Ocak 2011 Bursa - 25 Şubat 2011 Ankara)

Baba olmak istiyorum!

yerim! (weheartit'ten kullandığım ilk görseldir ha bu arada)


Bugün oturduğumuz bir kebapçıya gürültülü bir giriş yapıp yanımızdaki masaya oturan 4 kişilik ailenin muhabbetine konuk olduk. Dedim ya gürültülerdi, yani ister istemez konuk olduk. Tamam vurmayın be, ben de baktım biraz bilerek. Çünkü anne rolündeki kadın sürekli bir atarlanma içindeydi.

Önce üstündeki fifty cent tarzı montunu çıkarıp incecik tişörtüyle kalan oğluna ayar verdi kadın, yetmedi "montunu giy geri" dedi 20li yaşlarındaki çocuğa, kardeş değil de belli ki abla rolündeki kıza da iki cıkcık yaptırdıktan sonra "baksana babası, oğlun naapmış" bakışı attı. Baba hiç istifini bozmadan "te allaam" dercesine kafasını bi otuz derece kadar sola oynattı, o kadar.

Ama bu anda da değil, kadın yarım saat kadar süren kebapçıyageldikleriiçinsevinme ile suratasma arasındaki kararsızlık sürecinin ortalarında bir yerde, üstündeki hırkayı çıkarıp kısa kollu bluzla kaldığı anda işte şunu dedim:

"Ben baba olmak istiyorum."

Ya ezberbozan anne olup ölünce su testisi su yolunda kırılır tarzında, en hafifi "abi zaten bi değişikti yea" olacak bi laf yiyeceğiz (ki bence hiç sorun değil, kişisel olarak kovalarım o lafı edenleri peri/cadı/hayalet halimle)... Ya da baba olacağız abi, başka yolu yok.

Şşş, aylak bilimadamları, size diyorum. Bi el atın şu işe.

24 Ocak 1993

24
Ocak'
ta
ne
olmuş
tu?

24 Ocak 1993 pazar sabahı annem yanıma geldi, ağlamıştı, elinde "Bir Pulsuz Dilekçe" adında, gençliğinden kaldığı belli olan bir kitap vardı, bana uzatıp "sen yaz kızım" dedi, "bugünün de tarihini at."

Tarih attım, adını ilk kez duyduğum Uğur Mumcu'nun şerefsizce öldürüldüğünü yazdım, "ruhu şad olsun" diye bitirdim. Şad kelimesini öğrendiğim gündür 24 Ocak, unutmam.

Hepimizin Mumcu olması gerekmiyor da, ruhu şad olacakları unutmasak iyiydi...

62'den ancak tavşan olur.

61 kere sabit dur, 62'de macera ara (macera aramak da benim lafım değil ha!). Oldu canım. 61 kere maşallah.

İrade göstereceğim, irade. Nefesimi tutup birkaç saatimi heba etmiş ve ediyor ve edecek olabilirim pek değerli haftasonumdan, ama istediğin her şeyi yapmayacağım. Sokağın karşısına geçip alabileceğin bir şeyi senin yerine alıp ayağına getirmeyeceğim mesela.

Neden yapayım?

Yüzüne de söyledim, rahatladım. Yazdığım şeyler kişilerin yüzüne de söyleyebileceğim (ve bir gün mutlaka söyleyeceğim) şeylerdir zira.

"Benden annelik bekleme."

Çünkü benim bir beklentim yok artık karşılığında.

Almadım, vermedim; ben seni yendim.



Kızıyorum bu anne gibi çekip çeviren kendime ya... Bana böyle bir görev yüklensin istiyormuşum gibi mi görünüyor dışarıdan acaba? Böyle bir aura mı yayıyorum, öyle bir enerji fanusu içinde miyim neyim?

Mesela en iyi kız arkadaşımla aynı evde yaşayamazdım. Tartışırdık, çok uzun süre bir arada kaldığımızda ben kendimi anne gibi arka toplar hissederdim, o da bunalırdı. Öyle bir toplanma ihtiyacı olduğundan bile değil belki, ya da karşı taraf bunu istediğinden değil. Ben öyle bir insan olduğum ve benden daha rahat insanların yanında bu huy belirginleştiği için.

Bir şeyler düzgün, tıkırında ve genel kanıya göre "olması gerektiği gibi" gitmediğinde el atma ihtiyacı hissediyorum. Koç burcudur, lider ruhtur falan filan hikaye. İki sebebi var bunun; biri benimle ilgili, diğeri çocukluk travması.

Kendimden çok güvendiğim kimse yoksa etrafta, işi kimseye bırakmam. Delegasyon yeteneğim düşük çıkacaktır kişilik envanterlerinde, evet öyle abicim. Kalifiye eleman benim gözümde Boğaziçili, İTÜlü, ODTÜ'lü veya İstanbul Üniversitesi ya da Dokuz Eylül'ü ilk beşte bitirmiş adam değildir (böyle bir iş ilanı bugün elime geçti de, üstüne İK'lara bayağı küfrettim, ondan). Tsum ne demişti videosunda, "diplomanın sadece bunu bitirebilecek kadar çalıştım demek için olduğuna inanırım." Boğaziçi'ni bitirmiş ne dereceli mallar var.

İş ister "iş" olsun, ister ödev, rapor, sunum, bulaşık, temizlik... Arkayı toplamayı görev biliyorum kendime, çünkü herkesin yararına olacak olan ancak öyle oluyor. Mesela birileri mezun oluyor, kötü mü oluyor?

İkincisi, çocukluk travması dediğim şey ise ilkokul dönemi. Böyle bir insansam -ki bunu biraz da gururla söylediğimi itiraf etmem lazım- bunun sebebi büyük oranda ilkokul öğretmenimdir. O üst kısımları beyaz çizgili kalemler pembe yazıyor diye bize gerçekten kırmızı yazan kalemler aldıran... Sınıftaki tüm defterleri üstü beyaz puantiyeli kırmızı kapla, tüm kitapları da düz lacivert kapla -elboyadığıiçinüstünebirdeşeffafjelatinkaplanıyordu- kaplatan, kesinlikle öyle yüzü gözü oynayan zıpır etiketlere izin vermeyen... Sayfaları baştan aşağı kendiliğinden çizgili defterlere sinir olduğu için annelerimize saatlerce defter sayfası (soldan iki parmak ileri!) çizdiren... Kırtasiye masrafları yüzünden Esin Kırtasiye'den komisyon aldığını düşündüren canım öğretmenimin büyük etkisi vardır şu anki ben üzerinde.

Mutsuz değilim, kabullendim kendimi. Ama bu görev beni yoruyor. Kendimi sıklıkla çocuk gibi ve bir saf gibi hissederken anne olarak buluvermek hiç hoş değil. Annelik zor iş.

Bense bazen ayağımı uzatıp oturmak istiyorum sadece ve tam bir bardak kaldıracakken sehpadan, biri "bırak kalsın" diye tutsun bileğimden, istiyorum.


(11 Kasım 2010, İstanbul)

yaran anne diyalogları

ekşisözlüksel bir başlık oldu, değil mi? fekat benimki kopi-peyst değil, alın teri. artı, yaşanmış hikayedir hepsi.

Anekdot#1

Anne ile Yüzüklerin Efendisi'nin muhtemelen son filmi izlenmektedir. Anne bir savaş sahnesi esnasında sorar:
_ Şimdi burası dünyanın neresi?
_ Hiçbi yeri değil anne. Dünya değil orası.
_ Neresi peki?
_ Orta Dünya.
_ Orta Asya mı yani?

"Orklara, Elflere inanıyorsun da hayal dünyalarına neden inanmıyorsun" denecektir de, anneye öyle denmez.


Anekdot#2

Lab raporu yazılmış, okulda basılmak üzere flashdisk'e kaydedildiği sanılmıştır fakat teknolojinin gazabına uğranmıştır. Rapor evdeki bilgisayarda kalmıştır; kardeş de evde yoktur, yani "masaüstündeki rapor" söz öbeği anneye yemek masasını aratmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Anne aranır, paniklememesi sağlanmaya çalışılarak bilgisayar açtırılır, mavi e simgesine tıklatılır; imleç gibi tabu kelimeler olmadan okulun mail hesabına (çünkü en sade site odur) sokulur, raporu ekleyip aynı hesaba mail atması sağlanır. Bu işlem yaklaşık 20 dakikalık kontöre mal olmuş ve gönder tuşuna 25 kere basılması sonucu aynı raporun 25 kere elde edilmesiyle sonuçlanmıştır (aynı sonuç bile 25 kere zor elde edilir ha) ama olmuştur.

İş bittikten sonra anne dönülmez akşamın sorularına başlar;
_ Nasıl unuttun sen bu raporu burda?
_ Anne bilmiyorum flashdiske kaydettim sandım ama olmamış demek ki.
_ Belki yolda düşmüştür?
_ Yolda MI düşmüştür? Anne, CD'nin içinden de şarkılar düşüyor mu yolda?

Bu arada ortamda bulunan 4-5 arkadaş yere devrilmiş, kahkahalarla gülmektedirler.


"Bu büyükler bazen gerçekten çok tuhaf oluyorlar" gibi bir şey demişti Küçük Prens...

yaran anne diyaloglarına hatırladıkça veya yeri geldikçe devam edeceğim, biline :)

Konjenital çekişme

Kadınlar arasındaki çekişmenin ilki, ilkeli ve en büyüğü, anne ile kız arasında yaşanır.
*
Bugünlerde erken evlenen tanıdık çok; birçok kişiden de çocuğu geç yaşlarda yapmanın zorluğuyla ilgili birtakım teoriler duyuyorum. Teori, çünkü hepsi daha birkaç yıl önce çocuk olan (bazıları da hala öyle olmaya devam eden) insanlar söylüyor bunu. Belki de doğrudur, belki de jenerasyon farkı çocuk büyütmenin, daha doğrusu yetiştirmenin zorluğunu üçe beşe katlayan bir olgudur... Bunu söyleyen erkeklerin savı, 50 yaşında çocuğuyla top oynayamayacak olmaktan duydukları endişe iken, kadınlar kızlarını anlamayacak olmaktan şikayet eder.
*
Erkeklere lafım yok; yaygın kanının aksine ne erkek çocuk oldum, ne de baba olacağım. Ancak, bana kalırsa kadınların bilmedikleri veya hesaba katmamayı tercih ettikleri şey, sadece kızlarını anlamayı kesecekleri yaşın değişkenlik gösterdiğidir. Çünkü anne anlamaz, bilmez veya bilmemeyi tercih eder. Sırayladır bunlar. Önceleri kızının okulda kaybettiği silgiyi dahi dinler anne; ilk aşk, okul tercihi veya kızının seçmek istediği meslek konularında pürdikkat kesilir. Zaman geçtikçe "ben her şeyimi anneme anlatırım ki"ci kız, annenin belki o kadar da anlayışlı ve açık fikirli olmadığını fark ettikçe, ona daha az şey anlatmaya başlar. Daha sonra, yani kız büyüdükçe ve 15 yaşı ile 25 yaşı arasında doğru bildiği ve annesiyle uğrunda körü körüne iddialaştığı değerlerin bir kısmının aslında annesinin söylediği gibi olduğunu gördükçe, güneşe döner gibi anneye döner tekrar. Ama ara açılmış, anne artık "bana bunu anlatma" demeye başlamıştır hareketleriyle veya doğrudan sözleriyle. Bilmemeyi tercih etmiştir.
*
İşte asıl kopuş buradadır ve bu, jenerasyon farkına bağlı olarak daha erken veya daha geç gerçekleşebilir.
*
***
*
Öte yandan anne-kız arasında az yaş farkı oluşu, annenin zeka, güzellik, popülerlik ve olgunluğun verdiği çekicilik açısından daha üstün olduğu durumlarda ilişkilerine direkt olumsuz etkilidir.
*
Örneğin, annesiyle arasında 18-20 yaş fark olan bir kız onun hayata hakimiyeti karşısında kendini zayıf hissedebilir. Yine Küçük Sırlar'dan bir ilişkiyi, gözümle gördüğüm bir sahneye bağlayacağım. İlgilendiği adamın aslında annesiyle takıldığını öğrenen bir kız vardı dizide, halihazırda sıfıra yaklaşan kendine ve annesine güvenini yerle bir ediyordu bu durum.
*
Geçtiğimiz haftasonlarından birinde Heybeli'de gece dışarı çıktık ve ben bu sahneyi gördüm. Büyüdükleini kabullenmekte zorlandığım kuzenim ile tayfası, yani 18-21 yaş arası gençler eğleniyorlardı. Anne-babalar da dilerlerse oraya uğruyor, genelde kafaları müziği çekmediği için çok etrafta durmuyorlardı. Kuzenin arkadaşları arasında çok sade ve açıkçası ilk bakışta dikkat çekmeyecek bir kız vardı, hepsiyle aynı yaşta ama daha küçük görünen, muhtemelen SMSler, feysbuk güncellemeleri ve twitler sebebiyle ayfonunu elinden hiç düşürmeyen bir kız. Bir de annesi vardı yanında, amcamların aksine sonuna kadar ortamda duran, tabir-i caizse bizi dans pistine gömecek olan. Hepimizden çok dans etti, hepimizden çok içti, hepimizden çok dikkat çekti. Zaten hepimizden daha hevesli ve hevesle süslenip hazırlanmış olarak gelmişti oraya. Ve hep kızının yanındaydı, ona göz kulak olmak gibi bir niyeti olmadığı halde.
*
Kızın kendini tüm gece boyunca tehdit altında hissettiğini görmek için, algıları çok açık biri olmaya gerek yoktu.
*
***
*
Rekabet çekemeyecek bazı ilişkiler var; bazıları için sevgililik böyle bir kurumken, bazıları evliliği, bazıları da iş ilişkilerini böyle değerlendirir.
*
Ama annesinin ayaktaki ve hayattaki duruşuna hayran hiçbir kadın, kendisi hakkında kendini kolay kolay tatmin edemez.
*
(11 Ağustos 2010, Yuva2)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!