... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

x hiç bu kadar y olmamıştı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
x hiç bu kadar y olmamıştı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Reçelin 15 dakikalık şöhreti

Twitter'da dönen "x sendin aşkım" "y sendin aşkım" geyiğinin aslını bilen varsa bana bi deyiversin rica ediyorum.

Genelde reçel etrafında dönen bu geyikler, bana Deniz Seki'nin seslendirdiği film şarkılarından birinin bayık ve banal görüntülerini hatırlatıyor: 7 tane kırmızı tuborg içmiş gibi duran Halil Sezai (ne yazık ki benzetme bana ait değil, twitter'dan arak), sürekli somurtan Halil Sezai'nin sevgilisi ve bir camın iki tarafından öpüşme(me) sahneleri. Iyyh! Otobüs durağındasınız be, salına salına sinsice'ye klip çekmiyorsunuz midesizler, pis o cam, pis!

Sırf bu klipteki görüntüler yüzünden filmi izlemek istemiyorum desem yeridir. Lakin merak ediyorum işte sırf bu geyiklerden ötürü: Acaba düşündüğüm şey doğru mu? Halil Sezai filmde bir yazar mı mesela ve bir öyküsü incir reçeli ekseninde mi şekilleniyor, gün be gün ölen, avuçlarından kayıp giden sevgilisine "incir reçeli sendin aşkım" mı diyor filmin sonunda?

Merak etmiyorum dersem yalan olur.

omg!!! that's the cutest incir ever!


Videoyu da koyayım da tam olsun, arafta bırakmayalım okuru. Sesini kapatıp dinleyin, fantezi müziğin allahı geliyor, benden söylemesi (merak etmeyin yabancılar ve eblehler için Türkçe altyazı var).



hayalleri hayal olmuşmuş, üff naacayip bi kelime oyunu!



Bu arada kendi teorilerimde boğulmamı istemiyorsanız cevap verin, cidden, nedir bu "x sendin aşkım"lar?

4,5 hiç bu kadar 5 olmamıştı.

_ Artık öyle alıp başımı gidemem, diye düşünüyorum, dedi kadın. Yetiştirdiğim biri var, ona örnek olmam lazım. Sorumluluklarım var artık, diye geçiyor hep kafamdan.

4-5 yaşlarında bir kız çocuk annesi kadın Prada çantası ve güzeller güzeli küpeleriyle bunları söylerken indirimi beklemeden almamakta direttiğim, indirimde 35 lira olan çantamla ve sörfçü bilekliğimle ilgili ne düşüneceğimi bilemedim. Sörfçü bile değildim üstelik. Sadece bu ip parçasının renkleri hoşuma gitmişti.

_4-5 senedir eşim de ben de alkol almıyoruz, diye devam etti kadın. Eskiden çok içerdim. 4-5 duble içer yine de sağlam kalırdım. Eşim de öyleydi. Hamile kalınca bıraktım, eşim de bıraktı. Sonra da tekrar başlamadık... Sigarayı da bıraktı, 12 yaşından beri içiyordu hem de. Ailenin tek erkeği, babası o çok küçükken vefat etmiş...

Büyük lutuftu bu bırakış, anlaşılan.

_ İflah olmaz o, dediler. Ama oldu. Bir kız için baba modeli çok önemlidir. Ben de eşime, hep kızının yanında olacağını hissettiren bir model olmasını söylüyorum.

Kocası iflah olmamıştı, kadın onu iflah etmişti. Onu eğitmiş, kötü alışkanlıklarından arındırmış, bu uğurda kendisi de vazgeçmişti bir şeylerden. Bir kez çocuk doğurup, iki kez anne olmuştu. Bazı erkekler bunu isterdi, ihtiyaçları vardı buna. Çünkü onlar babalarını kaybedip, annesiz kalırlardı.

Belli belirsiz bir hüzün hissettim kadının sesinde. "Hem de ben alkolü çok severim" derken geniş zaman kullanmasında, 25 yaşının başına buyrukluğunu özlemle anmasında.

Henüz evlenmedikleri dönemde eşinin hediye ettiği Louis Vuitton çantalarla, Etiler'de bir daire ile kendini kanıtlamış saymıyordu kadın. Hala çalışıyordu. Harıl harıl, bu tiksinç işi yapıyordu. Kendi işi, ofisi (kayınvalidein üzerine olsa da), elemanları, bilgisayarları ve gıpgri ve simsiyah kurşun kalemleri vardı, hepsi onundu ve yine de onun bende gıpta ettiği bir şeyler vardı.

Kendim için sevindim. Çekip gidebileceğim için, çekip gidebildiğim için, geride sırf 35 liralık çantamı ve sörfçü bilekliğimi bırakacağım için sevindim. Kuzen demişti bir gün, "ailenin yakınında olmamayı göze aldıktan sonra -ki onlar senin ailen- başka kimse bırakılamaz değil, başka kimse için bunca üzülmeye değmez." Bunun gibi bir şeyler.

Evet, üzgün olabilirdim zaman zaman ama ben özgürdüm.
Dört dörtlük değil, dört 5'liktim.

Ölmekten çok bahsetmiştim bir ara. Evet, bir parçamın öldüğünü hissettim (yakında kırkı çıkacak). Ama ben o parçadan ibaret değildim, başka yerlere bıraktığım parçalarla devam edebilirim. Ben insanlara hala aynı değeri veriyorum, ölen parçalara bile. Verdiğim tüm değerle birlikte gömüyorum onları, bir yuğ düzenliyorum adlarına. Ve artık, hak edip etmediklerini sorgulamıyorum. Her şey bitiyorsa, her şey geçiyor da.

Dinlediğim müzikler (hep aynı müzikler) hiç bu kadar doyurucu olmamıştı. Hayatın hiç bu kadar içinde olmamıştım. Hiç bu kadar açık olmamıştım. Kafam hiç bu kadar güzel olmamıştı.

Yanımda olmayan herkes hiç bu kadar şanssız olmamıştı.

(4,5'tan 5 verdim hayatıma.)


(30 Ocak 2011 Bursa - 25 Şubat 2011 Ankara)

Hali Vakti Yerinde Olan

Para kazanıyorum, kendi ayaklarım üstünde duruyorum, kira da versem kendi evimde, kendi yastığıma başımı koyuyorum, ruhsatında adım yazmasa da kendi arabamla dolaşıyorum... Halim vaktim yerinde gibi görünebilir.

Oysa günün sonunda eve geldiğimde kafamdakileri boşaltmaya ne halim, ne de vaktim oluyor.

Bugün biraz vakitlice bir günümdeyim, halsizliğimi ortaya dökebilirim.

***

Yoruldum 1000, 67 veya hadi, 17 keredir aynı şeyleri konuşmaktan. Evet, üstüne bir şey konmadıkça veya söylenecek yeni bir şey olmayınca bir şeyi defaatle konuşmaktan nefret ediyorum. Ben bir kerede anlıyorum zaten; bu kadar vakitsizliğin arasında, olan el kadar halimi aynı şeyi ikinci kere dinleyerek harcamak istemiyorum, değil ki 1000, 67 veya hadi, 17 kere.

Kimsenin ilgisizlik alanlarını doldurmak zorunda değilim ki ben; böyle bir söz vermedim, nasıl diyor siz, I didn't sign up for this. Ben seçmedim bunu, kimseyi.

Hadi bundan alamadık istediğimiz sevgiyi, başkalarına dönelim. O başkalarından biri de mi olmadı? Hadi birine dönelim. Ama bakalım o biri, üç kişilik sevebilecek mi bizi? Ben bir generale martı olmasını emretsem ve o general bunu yapamasa, suç onda mı olur bende mi?

Ya ben bir generale üç martı birden olmasını emretsem?

***

Kişi kendini kandırmamalı. Kişi, kendini kandıramaz şayet içinde kandırabildiği ikinci bir kendisi yoksa.

"Ben senden bir şey beklemiyorum" cümlesi, tekrarlandıkça ikna olasılığını yitiren bir cümledir; gerçekten ikna etmesi bekleniyorsa hiç dillendirilmemesi yeğdir. Ben kuzenimden bir şey beklemiyorum örneğin ve bunu ona hiç söylemedim.

Bunun aksi olan her durum, yani bu cümleyi 1000, 67 veya hadi, 17 kere tekrarlamak, rüyanın tersi çıkmasını beklemek gibidir. Beklentiyi düşürdüğüne kendini inandırmaya çalışmaktır ve tekrarladığın her sefer, tekrar başaramamaktır.

Hiçbir bilinmeyeni değiştirmeden bir denklemi tekrar tekrar çözmeye çalışmak da, nafiledir.

***
Belli ki yarın ölecekmiş gibi yaşamıyoruz ama ben ne sevmem biliyor musunuz? Ölmeden önce yapılacak şeyler listelerini, mutlaka dinlemek gereken şarkılar, görmek gereken filmler listelerini sevmem. Bir de, cin fikirli bilim dergisi köşelerini, "bunları biliyor muydunuz?"ları sevmem. Bana kendimi sırayla, eksik ve cahil hissettirmeye çalışır bunlar.

Film izleyeceğim zamanda oturup Yaprak Dökümü'ne boş boş bakmak isteyebilirim; Yaprak Dökümü'ne boş boş bakan insanların evindeki ölmeden önce izlenecekler listelerinde Shawshank Redemption ilk sıradadır, ama onlar Yaprak Dökümü izleyerek yerler o zamanı.

Ne olmuş yani?

Ne olmuş yani ben yeni zelandalıların geçim kaynaklarını bilmiyorsam? Siz de nefes aldığınızda bir oksijenli solunum döngüsünden kaç ATP aldığınızı bilmiyorsunuz ki... Ve neden bilesiniz, bu bilgi rahat bir nefes almanızı mı sağlayacak?

Gümüşün frenkçe karşılığının umurumuzda olmadığı güneşli bir bahar günü, lisede periyodik cetvelin üstünden -H-Li-Na-K-ha heyli hala hula da...- geçerken, hocamıza sormuştuk "Hocam hocam, bu gümüşün simgesinin Ag olduğunu bilmek bizim ne işimize yarayacak allaseniz?" Hocamız cevap verdi "Çengel bulmaca çözerken lazım olur."

O kadar işte.

***

Zorlamayın, kimsenin bilmenizi istemediği, peçeteye sarılı şarap kadehlerinin etrafta kol gezdiği kokteyllerde de, gürültülü bir barda da hiçbir kadını düşürmenize yaramayacak, hiçbir adamı baştan çıkaramayacak replikleri ezberlemeye çalışmakla uğraşmayın. Bilgi iyidir, size keyif verdiği sürece. Bir işe yaramayan bilgi, daha eğlenceli bir şey yapmanızı engelleyen zaman kaybı vesilesidir. O kadar işte.

Ben hazır vaktim varken ve bu kadar kurulmuşken Machete'yi izleyip, hiç tek plan çekimlere odaklanmamayı planlıyorum örneğin. Kavgayı izlemek, şiddeti görmek istiyorum, o kadar. Sonra da hazır vaktim varken bir niyet mektubunun üstünden geçmek ve şu aklımın bir köşesinde bana sürekli "knock knock!" esprisi yapmayı bekleyen harfleri mantıklı sıralara sokmak istiyorum. Bir sürü şey var aklımda, yağlarımdan ve okumadıklarımdan çok, yazmadıklarımı eritmem gerekiyor.

Ve kendimi geliştirmek hiç bu kadar önemsiz olmamıştı.

Yeri gelmişken, Bucket List'i izleyin halinizin/vaktinizin yerinde olduğu bir gün. Hatta dur ben de onu takayım da boş boş bakayım biraz... Tabi Machete'den sonra.


(19 Aralık 2010, İstanbul)

Görsel (ayrıca bolca kişisel gelişim ittiren bir yazı da mevcut, ilgilenenlere):
http://community.seattletimes.nwsource.com/archive/?date=20080127&slug=bucket27

anKARa


Ankara, kar, anKARa... Firuze. Dönerken Firuze'de takıldı iPod. Sonra ben takıldım bir süre. Ne hoştu aman da ne güzeldi karlar ortasında hatırlamak bir şeyi, Ankara'da hatırlamak bir şeyi, Firuze'nin hatırlatması bir şeyi ve illa ki, hep aynı şeyi.

Canım telefon etmek istemedi, hiç istemedi ki.

-geri sar-

Sabah arabamı bıraktım, vale arabamın sol tarafındaki ne idüğü belirsiz iki girintiyi gösterip "bunların farkında mısınız?" dedi. "Evet, hatta öbür tarafın ziyadesiyle farkındayım" Farkındayım, farkındayım; kendim sürttüm arabayı, farkında olmaz mıyım? Sonra patatesli börek, çay, tepemde Serdar Ortaç, kulağımda Sia. Uçak. Yanımda tanıdığım bir adam, ama belli ki o beni tanımıyor. Ben onu nerden tanıyorum? Kesin birisinin, tanıştığı insanı bir daha hatırlamamayı kendisine prensip edinmiş arkadaşlarından biridir. Hayır ben de isim hatırlamayabilirim ama en azından simaen... Neyse, isabet oldu, ben uyudum. Sonra tekerlekler yere çarptı. İndim, aynı tuvalet, aynı tuvalette makyajcık, 9.75'e çok kaynar olmayan ayılma kahvesi, 60'a taksi, Pursaklar Garanti, Sıhhiye Hacettepe. Bir kahve daha. Biraz müdür, biraz iş, ofiste olsak boşlanmayacak vakitten biraz harcama. Medikal müdür, bölge müdürü, tecavüz hak edilir mi muhabbetleri, biraz susma. Susma, çünkü büyüyoruz. Büyümek diplomasi gerektiriyor, büyümek, arkadaşın etse onun ağzına sıçacağın lafları yutmayı gerektiriyor. Büyümek ağızda bir bok tadı bırakıyor.

Sonra iş, yeni çalışma, yeni hoca. Sanki, diyorum içimden, sanki ben bitirecekmişim gibi çalışmayı. Hah! Ha-ha! Ama dur. Büyük konuşmayalım. Büyük düşünelim, ama büyük konuşmayalım. Konuşma dedi hekim, konuşmak iyi gelmez. Genelde. Çünkü büyüksün. Olgun ol, sonra ağlanma... Peki, büyümek ağızda kanla karışık pamuk tadı bırakıyor, çekilen dişin acısını çıkarırcasına, var gücüyle ısırılan cinsten.

Hem başlamak bitirmenin yarısıdır ki zaten. Atlamak da düşmenin (öyle mi?)

Uçak. Kitap, sonunda biten kitap. 26 liralık bir dergi, günün alışılmışın dışındaki tek masrafı; bir fuzuli masraf hiç bu kadar isabetli olmamıştı.

Şimdi ben diş fırçamı evde unuttum. Bana yarın "dün gece nerde kaldın?" derler mi?

Hay bin Firuze!

(14 Aralık 2010, İstanbul-Ankara-İstanbul)

Sinir hoplatan gazetecilik anlayışı

Kırk yılda bir bi gazete çektim önüme uçağı beklerken, sabah sabah sinirim hopladı.

Şu sağdaki kalitesizlikte bir dergi çıkarsam, uyku uyuyamazdım yemin ediyorum. Altı ayda bir veya her gün fark eder mi?

Konulara hiç takılmayın, magazin gazetesi bu. Ben sadece baskıya giydiriyorum şu an. Bu gazetenin editörü, patronu ya da her neyse, bu gazete böyle çıkacağına hiç çıkmasın demiyor ya, bu rahatlık beni gerçekten çok şaşırtıyor.

Bir meslek hiç bu kadar ciddiyetsiz icra edilmemiş olabilir mi?

Koku

Dünyadaki en güzel üç kokudan birinin taze pişmiş kahve kokusu olduğunu söyler Afife Piri, Balık İzlerinin Sesi'nde. Diğer ikisinin ne olduğunu en azından bu kitaptan öğrenemedik. Özellikle öğrenemediğimizi düşünüyorum şahsen, ıssız adaya düşersem yanıma alacağım iki kokuya kendim karar vereyim diye yapmıştır bunu Buket Uzuner. Korkutucu gelmesin ama, biri mutlaka insan kokusu olacak. Orası kesin. Hatta belli.

***

Sofrayı kuran kaldırsın misali konuyu toplamak başa düşer...

Öyle güzel bir kahve içmek istiyorum ki... Kapağını açıp koruyucu kağıdı pıt diye deldikten sonra bir neskahve reklamı edasında, mükemmel bir kahve yapmak istiyorum, sütlü ve tek şekerli illa ki ama mükemmel bir kahve olacak ve ben onu alıp, sallanan sandalyeme yerleşip, hava serin olduğu için sırtıma battaniyemi atacak; cumartesileri bile susmayan iş hattımı kapatıp kitap okuyacağım ve yaptığım en önemli iş kitap okumak, sonra kahve içmek olacak, sırayla.

Şu an içtiğim kahveden hiç memnun değilim, olmuyor, olmuyor. Belki de sandalyedendir.

Buket Uzuner'e bir ekleme yapmam gerekirse, olmamış bir kahvenin tadı da dünyadaki en sevimsiz, en sası tatlardan biri olsa gerek. Hayatım hiç şu an kadar tatsız olmamıştı!

(10 Mayıs 2010; ofis işte, çok belli değil mi?)

yine gülecek bir neden :)

♪ Bu yazının arkaplan müziği şudur:
http://www.youtube.com/watch?v=xB67guV1dGg

Yeni bir aşk, yeni bir iş değil ama, yine gülecek -hem de kocaman gülecek- bir neden! :)

Bu heyecanım geçmeden, kanıksamadan, büyüsü bozulmadan ve "bir zamanlar bizi mutlu etmiş şeyler" rafına kaldırılmadan yazmak istedim. Aslında saat 04:30, pazar sabahı. Uyumuyorum, uyuyamıyorum; uyumamak hiç bu kadar güzel olmamıştı. Üstelik inanılmaz yorgunum: İ-NA-NIL-MAZ! Taşınma işimin arasında sadece kendi isteğimle karar vererek, gözlerimin kapanması pahasına gittiğim Avatar'dan -ki bu başka bir yazının konusu- döndüm. Sadece kendi isteğimle karar veriyor olmamın bünyemi bu kadar zorlamakta etkisi olduğu aşikar; kaldı ki güzelim filmin 2-3 yerinde kendimi kaybedeyazdığım oldu. Neyse, konu bu değil.

Daha tam yerleşmedim. Dolabım, ayakkabılarım, shot bardaklarım, yaka kartlarım, kitap ayraçlarım ve kitaplarım burada değil. Yeni odamın ortasında bir koli var, içinde de yangından ilk kurtarılacaklarmış pahasına doldurduğum ıvır zıvır :) Daha çıkardığım çorabı nereye atacağımı dahi bilmiyorum; bir yer bulduğumda da çorabımın takibini kendim yapmam gerekecek artık, bunu fark ediyorum - değişik.

Hayatım, işim bir şeyleri takip etmek üzerine kurulu ama bu hiç bu kadar keyifli olmamıştı.

Beni sinema çıkışı eve bırakan dostumun gözünden tekrar gördüm sanki yeni evimi, bu saatte. Belki uykudur gözünden akan ama ben değişik bir bakış sandım; "vay be" bakışı, "artık inandım" bakışı, "çok iyi oldu senin için" bakışı, çoğunlukla şaşkınlık, belki biraz gurur... Yanlış anlamış da olabilirim tabi, ya da tüm bunları ben bakmış da olabilirim.

Şimdi yatmam gerek, başka bir evdeki kendi yatağımda, ilk defa. Ben zaten yerini yadırgayan biri olmadım hiç ama, yattığım hiçbir yeni yerde hiç bu kadar huzurlu olmamıştım.

-- ve kendi evinde takılmak da süperötesi bir duyguymuş.

(20 Aralık 2009, 04:30)

Cehenneme kadar...

Kimseden kendi fikrim olmadığı için akıl almadım. Akıl akıldan üstün oldu zaman zaman, birilerinin aklına da sevgisine, şefkatine, ilgisine muhtaç olduğum kadar muhtaç oldum. Ama kimse bana şunu şöyle yap, desin diye el açıp, gerçekten beklemedim.

Hiçbir yerden kovulmadım; sınıftan, okuldan, kulüpten, herhangi bir arkadaş grubundan... "Defol git!" denmedi bana şimdiye dek. Cehenneme kadar yolum olmadı.

Bunları yüzümde müstehzi bir ifadeyle ve sakince karşılayacağımı söyleseler ona da inanmazdım da, insanın kabuğu büyüdükçe kalınlaşıyor galiba. En sevdiklerini belli bir mesafede tutmak pahasına, kendini korumak için kalınlaşıyor. İyi de oluyor-muş.

Ben galiba hiç bu kadar soğuk ve soğukkanlı olmamıştım.

Oldu o zaman, hadi ben kaçtım, görüşmeyiz, kib, bye!

a big fat smiley

Şimdi ben psikiyatra gitsem, bana üzgünlük teşhisi konsa ve yazılabilecek en göz önündeki ilaç yazılsa...
...ironinin tanımı hiç* bu kadar açıklayıcı olmamış olurdu.

(09 Aralık 2009, Hacettepe)


*Hiç, iddialı bi laf. Saki'nin Laura öyküsünü tenzih ederim :) Okuyun, zevklidir.

Duş Almak Hiç Bu Kadar Zor Olmamıştı!

Bursa'ya olağan ziyaretlerimden biri, iki günlük bir ziyaret olmak zorunda kaldı ve ben bu ziyaret sırasında Ahmet'imin beni götürdüğü Çağrışan'da rakı-mangal keyfinin yanı sıra, kaldığım otelde iyi de bir gülme şansı buldum.

Ya aslında hiçbir şey söylenemez bununla ilgili; o yüzden duşa buyrun, diyorum:

Duş almak hiç bu kadar zor olmamıştı - bu ne lan?
Hiç güleceğim yoktu Gönlüferah Otel, sağolasın! :)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!