... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

(bkz. based on a true story) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
(bkz. based on a true story) etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yazmaya devam ediyorum, lütfen müstehcen bulunuz.

Üniversitenin bilmem kaçıncı yılında bir arkadaşım, önceki gün yaşadığı bir olayı anlatmıştı. Bizim bölümde az sayıda olan ağır tesettürlü tayfadan bir arkadaş, bizimkini iftara davet etmiş. Çağırdığı yer de bir ev mi, yurt mu, bir grup insanın finanse ettiği, belli amaçları ve hadis saatleri olan bir yer. Bizimki herkesle görüşen, herkesle arkadaş oluveren biridir (sadece onun cağrılmasından belli değil mi zaten?) tamam deyip kalkıp gitmiş. İftar sonrası oturması sırasında, bölüm arkadaşımız kalkmış, içeriki odadan bizimkine hediye paketiyle kaplı bir şey getirmiş. Beklenmedik bir hediye! Bizimki şaşırmış biraz, "ne gerek vardı" demiş, "peki nedir bu?"

_ Dünyanın en çok okunan kitabı.
_ Aa, Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi mi?!

Arkadaşımın bir daha o iftarlara çağrılmadığını söylesem, herhalde şaşırmazsınız.

Geçenlerde Mehmet Ali Ilıcak karakterinin, Recep Tayyip Erdoğan'ın kendisine Kur'an-ı Kerim imzalayıp verdiğini söylemesi üzerine (haber şurada.) yukarıdaki olay geldi aklıma. Genetik gibi, evrimi besmele edinmiş bir bölümde ne yaptıklarını pek bilemediğim bu arkadaşlar, kutsal kitaplarını yakınlarına hediye ederken imzalama cüretini herhalde göstermemişlerdir. Tabi onların yaptıklarını yapmanın sünnet olduğunu, onlara dokunmanın bile ibadet olduğunu söyleyen bir takipçi kitlesi yok arkalarında. O yüzden unutmamışlar eşit olduklarını, diğer kullarla.

Benim kafası karışmış milletimin ahlaksız muhafazakarları var haddinden uzun süredir başımızda.

///

Blogların ilk yazılarını hem yazmanın, hem okumanın ne sıkıcı olabileceğini konuşmuştuk Özgür'le bir ara. Doğru, benimki de öyledir. "İlk yazı" niyetiyle yazmışımdır. Pat diye girmeyelim demişimdir.

Ahmet Mümtaz Taylan kadar maharetli de olmamışımdır (şu okuyacağınız, en çok sevdiğim ilk yazılardan biridir mutlaka, metus göndermişti sağolsun):
 
Arayı açtığımın farkındayım. Bir sürü sebebi var, sebepleri hala geçerli. Zannedilmesin ki bu arada hiç yazmadım, hiç kızmadım, kırılmadım, yaşadığımı (ve dolayısıyla yazmam gerektiğini - bunlar o kadar ilintili ki!) hissettiğim hiçbir an olmadı... Ama ikinci kez aynı şeyi yapacak, bir ilk yazı kastıracak değilim.

Peki, neden şimdi?

Dün lütfen ve mecburen son davası görülen Ergenekon'da ifade özgürlüğünün aldığı ağırlaştırılmış darbeler üzerine bugün bir kez daha, eminim son olmayacak bir haber düştü gazeteye ve Twitter'a.
Yargıtay, 'Genç Bir Don Juan'ın Maceraları' adlı Fransızca kitabı müstehcen buldu.  
Sel Yayıncılık’ın sahibi İrfan Sancı ve çevirmen İsmail Yerguz hakkında, Guillaume Apollinaire’nin ‘Genç Bir Don Juan’ın Maceraları’ adlı kitabını yayımladığı ve çevirdiği için ‘müstehcenlik’ suçundan dava açıldı. 
http://www.radikal.com.tr/turkiye/yargitay_fransizca_kitabi_mustehcen_buldu-1145084

Ben Sel Yayıncılık'ın başında olsam bu kadarla kalmazdım:



Bu daha önce hiç olmadı değil, oldu. Fareler ve İnsanlar'a da oldu, Şeker Portakalı'na da, Ölüm Pornosu'na da... Peki ne oldu? Okumadığım varsa aralarında, gidip inadına okudum.

İşte şimdi de inadına yazıyorum. "Evden dışarı çok çıktığı, arkadaşlarında kaldığı..." gibi tecavüzcü savunmalarına, kızın rakı içerken çekilmiş fotoğrafını yayınlayıp yaşadıklarını hak ettiğini ima eden rezil İ. Melih'e göre tecavüzü misliyle hak ettiğimi bilerek, 13 yaşındaki kıza tecavüz eden 26 adamın tek başına Mustafa Balbay kadar ceza almadığı bir ülkede yaşadığımın; bir caminin fermanla değil parayla inşa edildiğini söylediğimde zebanilere yem olacağımı iddia eden manyakların, küfrettiğim zaman beni linç edecek kadar sinirlenen çünkü bunu sadece kendine hak gören zavallı adamların varlığının farkında olarak yazıyorum. 

Yazacağım.

31 Mayıs 2013'ü de yazacağım; insanın Amsterdam'da bir parkta yatarken alabildiğine güzel kafasından geçenleri de, iyi günleri, kötü günleri, üzüldüklerimi, sevindiklerimi... Hepsinin birilerince tü kaka olduğunu bilerek/olacağını umarak, eğer bunlar terbiyesizlikse, alasını yaparak yazacağım. Hala özgürken, hala özgürlüğümüz için o ya da bu şekilde savaşırken yazacağım; "başka türlüsü güç".

Şimdi, beğenmeyen varsa siktirsin gitsin, benim blogumu sevmeyince terk etmek, ülkeyi terk etmekten kolaydır. Kimseyi tavlamak ya da değiştirmek umrumda değil. Kalanların, yazdıklarımı okumalarından bağımsız olarak benim gibi düşünenlerin ne kadar kalabalık olduğunu gördükten sonra, umudu kaybetmek de yok. Sadece ben varım, buradayım, nokta.

of hickeys and men

 

"Sana cevap vermeyene mesaj/mention atıp durma gerizekalılığı" diye bir şey var. Girip geçmişe, fotoğrafa falan bakınca anlıyorsun neden bu kadar uğraşıldığını, belki ekmek çıkar diye elbette, umut var ya fakirin ekmeği, işte o. Ekmek çıkarsa çiğneyip, boynundaki morluğun üzerine koyabilirsin. Ya da hepten karşındakini çiğneyip koyabilirsin (Marx tarzı, daha iyi anlaşılacak dilden), et daha etkili, daha çabuk geçirir morluğu.

Hah.

Hey allahım, aklıma geldikçe gülüyorum. Gülmeyecek olsam, "boynunda morluk mu var senin?" demezdim karşımdakine. Görmezden gelip içten yanardım. Gülecek bir şey varmış ki yüzüne vurmuşum.

Büyük konuşmayı sevmem ama bu konuda konuşsam yeridir; ben hiçbir zaman, yalandan da olsa bir şeyler yaşadığım birinin karşısına, sırf ona olan saygımdan bile olsa, boynumda bir morlukla çıkmam ve çıkmayacağım da. Gerekirse hiç görüşmem, ya da bulurum gözüne sokmamanın bir yolunu. Atla deve değil ya, ekmek alt tarafı.

Bu kadar bariz şeyler incelik sayılacaksa artık, ben bu yüzden, incelikler yüzünden, belki daha çok duyarlıyım.

çeyrek hikaye, sıfır soru

"Dumura uğramışsın da ondan" dedi.

Biliyorum. Biliyorum ya bilmez miyim, dumura uğradım da ondan konuşmadım. Şaşırmıştım, kafam iyiydi, ağzımı açıp bir şey sormadım. Bereket versin ki dümdüz cevabımı fazla düşünmeden, zorunda olmadığım hiçbir açıklama yapmadan verdim. Bende zaman zaman tezahür eden acımayla karışık kabullenme baskın çıksaydı, zorunda olmadığım bir açıklama yapmak için gereğinden uzun süre bekleyecektim. Sonra da uzun süre arayıp sormadığı için, ayıp olacak diye ama ayıbı büyüttüğünü göz ardı ederek karşısındakini yine aramayan adamın ondan sonra söylediği her şey gibi, geç gelen "hayır"ıma inanılmayacak; dahası, bu gecikme sükutun ikrardan gelişine yorulacaktı.

Şaşırmıştım, kafam iyiydi, ağzımı açıp "niçin?" diye sormadım. "Brad Pitt mi, Tom Cruise mu?" diye sorulduğunda bile "niçin? diyen ben! Edat tümleçleri önemini mi kaybetmişti?
Niçin? Ne için? Ne amaçla, yani?

Sormadım. Sorsaydım, hayat daha güzel olurdu. Bu daha farklı bir hikaye olurdu. 3 aydır görmediğim arkadaşıma anlatırken dört tanesi bir adam gibi hikaye etmeyen ve belki de bu yüzden bizi acınacak halime kahkahalarla güldüren hikayelerin en azından biri, güldürürken düşündürmeyen bir hikaye olmuş olurdu.

Ama sormadım ki. "Niçin?" demedim hiç.

Onun adı İpek.

"Korprıt şirketlerde çalışan, nispeten hırssız insanların her gün çay ocağında, mutfakta, yemekhanede, asansörde, otoparkta gördükleri; birebir ilişki içinde olmadıkları diğer çalışanların yaklaşık yüzde 79'unun adını bilmedikleri, klinik deneylerle kanıtlanmıştır."

Örneklem mi? Benim.


Bizim masalar hep silinir mesai bitimlerinde, benimki, ben o temizlik saatinde ekseriyetle hala masada oturuyor olduğum için atlanır genelde. Ertesi sabah erkenden temizlenirmiş bizim masalar meğer, her şeyi buldukları gibi bırakmaya programlanmış temizlik görevlileri o kadar dikkatlidir ki, bunu hiç anlamayabilirsiniz bile... Size özellikle söylenmediği sürece.

Masamın etrafında kızlardan biri dolanıyordu, yenilerden, gençlerden biri belli. Bardak, kupa falan arıyor sandım, baktım yok ama o hala dolaşmaya devam ediyor; kulağımda kulaklık olduğu için de sesini çıkarmıyor hiç. Hoş, kulaklıklarım olmasa da ağzını açıp bir şey söylemeye çok çekineceği her halinden belli ya... Çıkardım kulaklığın tekini, "bir şey mi soracaktın?" dedim. "Adınız ne acaba?" dedi o an yokolup gidecekmiş gibi bir sesle. Ses değil, o yok olup gidecekti sanki, toptan.

Söyledim adımı. Tanışımak istiyor sandım, ne bileyim. "Senin adın ne?" dedim, şaşkınlıktan gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Söyledi, deminkinden daha da hafif bir sesle (bunun mümkün olacağını sanmazdım). "Memnun oldum" dedim, bir şey demedi, öylece baktı yüzüme. Sonra anladım amacının tanışmak olmadığını, "neden adımı sordun?" dedim. "Sizin masa sonradan silinecek diye not alacaktım da, masanızda göremedim adınızın yazdığı etiketi, kusura bakmayın" dedi.

(Ne gereksiz bir özür! Benden küçük insanların, benden kendilerini yaş dışında bir sebeple küçük gördükleri için bana siz demesinden de rahatsız oluyorum aslında. Ama buna karşı çıkmak sanki aramızdaki mesafeyi arttıracak gibi geliyor, çünkü ben ona sen demişim en baştan da sanki şimdi lütfediyormuşum gibi. Hatta belki hizmetliler kendilerine sürekli "kolay gelsin" dememizden de rahatsız oluyorlardır diye düşünüyorum zaman zaman, belki günde yüz kez sağolun diye cevap vermek yerine sus pus durmak istiyorlardır. Olamaz mı, olabilir, doğru. Ama bunu hiçbir zaman bilemeyiz.)

"Yok" dedim, "önemli değil, bak etiket de burada, dosyanın arkasında kalmış."
"Sağolun" diyerek uzaklaştı kızın sesi.

Aradan günler geçti, birbirinin aynı günler; defalarca gördüm kızı, artık etrafımdaki masaları sildikten sonra benimle konuşmadan etikete bakıp ismimi mırıldanarak uzaklaşıyordu, o kadar.

Bugün tekrar gördüm onu, bayan direktörün odasından elinde kendisi kadar, dolu bir tepsiyle çıkarken. Bir şangırtı koptu, kafamı kaldırdım, sanki ofisin koca camları kırılmış gibi bir ifade vardı kızın yüzünde. Korku ifadesi. "Ne oldu?" diye sordum, "müdür bardağı kırıldı" dedi.

Müdür
bardağı
kırıldı,
dedi.


"Müdür bardağı ne yahu?" dedim, dilimin ucuna kadar gelen be, son anda yahu'ya evrilmişti. "Kendi özel bardağı mı?"

"Hayır, müdür bardağı" dedi, "işte bu."

Aşağı doğru ovalleşerek daralan, saydam camdan bir su bardağının üçte biriydi gösterdiği. Her köşede, her bir milyoncuda bulunan ama bizimkiler içine günde8bardakmaydonozlusu koydukları için aniden özelleşen, yok yok hayır yahu, olur mu; herkeste olmadığı için, özel bir rafa konduğu ve üzerine münasip bir dille "herkes kullanmasın" yazıldığı için özelleşen renksiz, saçmasapan, alabildiğine sıradan bir bardaktı işte!



"Boşver ya" dedim, "söyleme kimseye bir şey."
"Teşekkür ederim, çok sağolun."

Ben mi? Niye? Duymazdan geldim anlam veremediğim bu iyi niyeti.

"Bir şey olur mu acaba? Vallahi bilerek yapmadım." dedi sesi titreyerek. Bir yandan da yerdeki kırıkları topluyordu.

"Ya boşver sen, yüz tane var içeride onlardan, fark etmez bile kimse. Ben de özel bardağı sandım. Söyleme sen kimseye, olmaz bir şey" dedim.
"Çok sağolun" dedi tekrar.
"Ben ne yaptım yahu?" dedim gülmeye çalışarak, kendimi iyi hissetmiyordum bu durumdan ötürü. "Bana neden teşekkür ediyorsun?"
"Olsun, olur mu, Allah razı olsun... Her şey gönlünüzce olsun" dedi kızcağız. Artık iyiden iyiye, annesinden terlik yemekten korkan küçük kızcağız görünümündeydi.

"Amin" dedim, "cümlemize." Artık benim sesimin de pek kararlı çıktığı söylenemezdi. Daha fazla uzatmadım.

Kız gitti. Ben kendimi çok kötü hissettim; ama eminim, belki çalışanlarının yarısından fazlasını ismen tanımadığım bu şirkette onun adını bilmiyor olsaydım, kendimi çok daha kötü hissederdim.

Onun adı İpek. Çalıştığı yerdeki insanlar ona "kolay gelsin" diyor.


(24 Temmuz 2012, Levent)

Mutluymuş çünkü.

belli bir isim ve mesleğe sahip adamların laneti var üzerimde.


"Hayırdır, böyle bir olayımız mı vardı bizim?"

Pek Chandler Bing-vari bir yaklaşım, ama insan merak ediyor aniden biri tarafından öpülünce. Böyle bir olayımız mı vardı, yani biz normalde öpüşen insanlar mıydık ya da böyle bir olasılık içinde miydik?

"Yoo." Aslında yoktu. "Sen her şeyi planlı mı yaşarsın?" dedi adam. Genelde evet, planlı demeyelim de, bir kalabalıktan arta kalınan ilk anda, gördüğüm ilk dudağa yapışmazdım. Bir dudağa yapışmam için de, ne kadar sarhoş da olsam, içeride dönen bir şeylerin olması gerekirdi, sırf dürtülerimle ilerlemezdim. Hele de bu kadar dedikoduya batmış bir ortamdayken.

Ama iyi öpüşen adama karşı koymak oldukça zor, hele de sarhoş ve tahammül sınırlarınıza basmamaya çalışan biriyseniz. Karşı koymak gereken bir durum da yok, hesap verecek kimseniz olmadığı ve kendinizle bir hesabınız olmadığı sürece...

Tam o sırada telefon çaldı işte. Adam kalktı, telefonu aldı "eşim arıyor" deyip balkona yürüdü. İçimden "NE?" dediğimi duymadı, yüzümü de görmedi "uyumadım canım..." diye konuşmaya başlarken.

Birkaç dakika sonra geri geldi adam, ben tavana gözümü dikmiştim. Sakince "sen evli misin?" diye sordum, "evet" dedi noolmuş evliysem veya bilmiyor muydun sanki, der gibi bir ses tonuyla. Saçmaladım bundan sonra, girdiğim şoka veriyorum. "Kaç yıldır?" dedim (8), oysa bana ne bundan. Bana ne herhangi bir şeyden; mesela karısını daha önce aldatıp aldatmadığından (evet), hatta karısının ne iş yaptığından (evlendikten sonra işi bırakmış, yani ev hanımı, tam düşündüğüm gibi), ve dahi neden evli olduğundan bana ne, değil mi ama?

(Mutluymuş çünkü. Evli olmasının sebebi bu: "Mutluyum.")

Neden yüzük takmadığını ise hiç sormadım.

Kalktım yerimden, biraz zor oldu kabul, çünkü ne yaptığını bilen adama karşı koymak oldukça zor. Yine de kalktım. "Yarın kalktığımda kendimle yaşayamam" dedim, adamı öptüm ve balkon demirinden bahçeye atladım.

Bu iki oldu. Yalnızlıkla, takriben bir yıl önce sınanıp yenildiğimi sanıyordum oysa. Güreşe doymamışım demek ki. Yazacak çok şey var bununla ilgili; bir erkekten temel beklentimizin AIDS olmaması veya evli olmaması oluşundan girip, benim nasıl da insanları hiç sallamadığım ve bu sebeple tanımadığıma, evli erkeklerin yüzük takmama kurnazlıklarına, mutluluk kavramına; kadının erkekten başarılı olmaması gerektiği gibi, altın günü kişisi de olmaması gerektiğine, kadınların kaşar statüsüne geçme sürecini gün be gün nasıl da anladığıma veya tüm bunları yaşadığımın ertesi günü beni düşündüğünün yarısı kadar umursamadığını her hareketiyle belli eden bir adamın (güya) şakalarıyla neden eğlenemediğime değinebilir; erkeklere, kendimize veya talihimize küfrederek yazıdan çıkabiliriz.

Hepsi mümkün, ama istemiyorum. Bu yazıya, pek uygun olabilecek bir şarkı veya bir resim iliştirmek bile istemiyorum hatta. Bir an önce bitiresim var bu zavallı hikayeciği.

Ettiğim küfürler arasında kaybolmayan tek bir şey vardı benimle ilgili: Neyse ki balkon demirinden atlayıp gidecek cesaretim var hala.

Tahammül sınırlarım içinse aynı şeyi söyleyemeyeceğim.


Kıymalı

_ Kiymali kir pidesi var mi?
_ Var abla.
_ Bi tane kiymali kir pidesi alabilir miyim?
_ Kiymali mi olsun?
_ Evet.

:)

Bosuna demiyoruz bu borekcilere garson alirken belli bir IQ seviyesinin altinda olmalarina dikkat ediliyor diye!


(26 Nisan 2012, Sisli)

Bazen, ikisi birden.


True Story.
31.12.2011

This is Trabzoooooon!

Ekran görüntüsünü ellerimle almasam, ben de inanmayabilirdim.

afiç

"Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Fitch, Türkiye'nin "BB" olan yerel ve yabancı para cinsinden uzun vadeli kredi notunu teyit ederken, not görünümünü "Pozitif"ten "Durağan"a çevirdi."

Şimdi, haberde kullanılan görsele bakalım:


Benim başıma gelmiş bir olay değildir ama Sinan anlatmıştı; StepS'in editörü olduğu zamanlarda serbest ticaret konulu yazının (Koray'ın yazısıydı sanıyorum) mizanpajını gözden geçirirken, yazıda kullanılan fotoğraf takılmış gözüne. Alt alta üst üste birtakım adamlar varmış görselde. Bunun ticaretle ilgisi ne, diye sormuş tabi Sinan, o zamanlar beraber çalıştığımız ajans olan Figür'deki kanka elemanlara... Görünen o ki, adamlar serbest ticaret yazıp stoklarda aratmış ve muhtemelen karşılarına çıkan ilk şeyi kullanmışlardı: Serbest güreşle ilgili bir görsel.

3000 baskılı bir kampüs dergisinin sayfa sayfa tüm yazılarını, tüm görsellerini ezbere bilirdik biz. Çünkü sonunda iyi bir şey yaptım demek önemliydi, onu yıllar sonra hatırlamak veya bizim yıllar sonra o dergilerle hatırlanmamız önemliydi. Seviyorduk yaptığımız şeyi, aşıktık belki.

Şimdi bak, milyonların okuduğu iddia edilen gazetenin yaptığına... Bir Umut Sarıkaya karikatürü olsa, "ehehe afiç" der geçerdik ama, değil.

Yaptırdığınız reklamlar hariç hiçbir elle tutulur özelliğiniz yok sevgili Zaman. Reklamlarınız için de size değil, çalıştığınız ajansa veriyorum şuku, tabi ki. Sizse, işinizi ciddiye almıyorsunuz bile.

Yaftalamadan düşündüm, bu sonuç çıktı.


(24 Kasım 2011, İstanbul)
Mutlu yıllar Sinan!

"Babam ölmesin!"

Etinden et koparıyorlarmış gibi bağırarak çıktı hastaneden kadın, dağınık saçları başındaki yemeniden yer yer fırlamış, kıyafetleri özensiz, üstünde bir yün yelekle sadece - bu soğukta! Belli ki soğuğu düşünecek hali yoktu. Ayağa kalktım, sigarasız elimi cebime sokup paltomun içine sindim iyice.

Kadın dışarıda bekleyen minibüse doğru ilerledi, bağırmaya devam ederek, arada nefes almak için çok kısa molalar vererek sadece. Bir çocuk ona doğru yürüdü, ne olduğunu anladı, hastane merdivenlerinin önünde, olduğu yere çöktü, yüzünü ellerinin arasına gömüp sarsılmaya başladı. Sonra onun da hıçkırıkları yükseldi ellerinin arasından, boğuk boğuk...

Kadın ve çocuk belli ki yakınlarıyla gelmişlerdi, kim bilir nereden gelmişlerdi, burada insanlar telefonda konuşurken "Antep'teyim" deme ihtiyacı duyuyorlardı, şehirden şehire, hatta başka ülkeye taksiyle gidilen yerlerdeydik çünkü. Sesleri duyup minibüsten dışarı fırlayan bir kızı iki-üç kişi tuttu, kız kavgadaymış gibi kurtarmaya çalıştı kendini, kurtarsa hastane kapısıyla kavga edecekti sanki. Olmadı, kurtaramadı kendini yakınlarının elinden, sesi yırttı yağmurlu, bulutlu, soğuk günü sadece: "Babam ölmesin!"

Babası, ölmüştü.

Ben hiçbir şey yapamıyordum; üniversite mezunu, çalışan, sertifikalı ilkyardımcı, blogger, zırt vırt: Hayattaki hiçbir sıfatın hiçbir işe yaramadığı anlardan birindeydim, üzülüyordum ama neye, kime daha çok üzüldüğümü bilmeden. Elimden sadece ayakta durmak geliyordu. Saygı duruşundaydım sanki.

Kadın gidip birinden sigara istedi ("Bi tane yaksana" "Sen sigara içiyor muydun?" "İçicem şimdi") O kadar içmiyordu ki aslında, kendi sigarasını yakamıyordu bile. Ne kadar ironikti belki de sigarayla ölümü hızlandırılmış birinin ardından sigara içmeyi istemek...

Bense içemeyip attım sigaramı. Hava almaya dışarı çıktığıma bin pişman olmuştum, kahrolmuştum ayaküstü. Şehit ailelerini düşündüm, oturduğumuz yerden verdiğimiz kararları, vardığımız yargıları, empati kuramayışımızı ve aslında kimseyi anlamadığımızı (hala da anladığımı iddia edecek değilim)... Telefona gitti elim, biriyle konuşmam lazımdı, kiminle konuşacağımı bilemeyip koydum yerine telefonu. Kimse yeterince yakın değildi bana o anda.

Ya da ben çok uzaktaydım.

Bilir misiniz, Gaziantep'te Onkoloji Hastanesi dağ başında, her yerden uzakta bir yerdedir... Anladım bugün neden olduğunu. Hasta olmayanlar o çığlıkları duyup, korkmasınlar diye.


(18 Kasım 2011, Gaziantep)
Fotoğraf: buro

Twitter Öyküleri


twitterstories diye bir adres çıktı karşıma geçenlerde. İnsanların değişik hikayeleri ilgimi çekti...



Mesela bir adam var (@EverydayDude), annesinin kitapçı dükkanını kurtarmak için konuyla ilgili tweet atıp, bir de cin fikirle geliyor: 50 doların üstünde alışveriş yapan herkese bir burrito ısmarlamak! Sonuçta kitapçı kapanmak şöyle dursun, en iyi sezonunu yaşıyor. Tam bir Shop Around the Corner hikayesi: You've Got Mail çekildiği yıllarda internete bağlanma sesleri yerine Twitter olsaydı, o dükkan kendiliğinden kurtulurdu belki de?

Başka bir örnek de bir sinema eleştirmeni (@ebertchicago): Kanser ameliyatları sonrasında sesini kaybeden Roger Ebert, yazdığı köşe, kitapları, blogu ve Twitter'ı ile kendine bir ses edinmiş adeta.

Kahire'de cinsel tacize uğrayanları korumak ve tacizin gerçekleştiği bölgeleri deşifre etmek için @harassmap hesabını açan Rebecca Chiao'nun amacı, bunu tüm dünyayı kapsayacak şekilde genişletmek.

Norveçli değil ama Japon balıkçılar, günlük avlarını daha tekneleri karaya dönmeden satabilmek için teknelerinin isimleriyle hesap açmışlar. @yoshieimaru ve @Kageyamamaru hesaplarıyla, yakaladıkları balıkların fotoğraf ve videolarını da paylaşıyorlar üstelik!

Biz "kan aranıyor" mail ve tweetlerini pek ciddiye almayız, bıkmışızdır artık çünkü. Ama @ChrisStrouth için durum öyle olmuyor. Yıllarca böbrek hastalığı ile boğuştuktan sonra, nakil yapılması zorunlu hale geldiğinde "Sh*t, I need a kidney" yazıyor ve 19 kişiden yanıt alıyor. Sonunda, yıllardır görmediği bir arkadaşı ona böbreğini bağışlıyor.

Uzaydan ilk tweet'i 12 Mayıs 2009 tarihinde atan @Astro_Mike için bir şey söylemeye zaten gerek yok, daha ne yapsın adam?! Benim ilgimi daha çok, bundan birkaç gün sonra yazdığı şu cümle çekti ama: "From orbit: We see 16 sunrises and sunsets in 24 hrs, each one spectacular as the sun lights up the atmosphere in a spectrum of colors" İnanılmaz değil mi bir günde onlarca günbatımı görmek; iskemlesini şöyle bir kımıldatsa oldu bitti...

Buraya eklenebileceğini düşündüğümüz bir hikayemiz olursa, gönderebiliyoruz da.

Bizim 15 dakikalık ünümüz de böyle bir şey olabilir mesela?


(Bu yazı eşzamanlı olarak portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.)

mutsuzluk kahvesi

Kahve paketini açarsın. Krema paketini de açıp, boşalan kaseyi tekrar doldurur, büyük bir titizlikle paketleri kapatıp kaldırırsın. Tam istediğin kadar kahve, krema ve şeker koyarsın kupaya, baş ağrısına, korprıt yorgunluğa birebir, oh, mis gibi bir kahve içeceksindir. Kupayı alır, dalgınlıkla su sebilinin mavi musluğuna dayayıverirsin!

Ne yaptığının ayırdına varana kadar krema kesilip topak topak, buz gibi kahve karışımının üstünde yüzmeye başlamıştır bile.

Keyfin kaçar. Henüz bu olayla seninle birlikte dalga geçecek insanlar yoktur çalıştığın yerde (çalıştığın yerde, bu olayla beraber dalga geçebildiğin insanlar olmasını umursamıyorsundur artık). Bozuntuya vermeden alır kupanı, çıkarsın mutfaktan.


(Mutsuzluk kahvesi, mutsuzluk üstüne içilen kahve de olabilir, mutsuzluk kakalayan kahve de; çünkü Türkçe böyle güzel bir dildir.)

Bir ömür

Bir arkadaşımın sevgilisi kaza geçirdi. Çocuğu tamamen ezilen kapıdan değil, bagajdan çıkardılar. Kafada 20 küsür dikiş, kaburgalardan birkaçı kırık.

Arkadaşım ertesi gün tezini sunacaktı ve üzüntüden sesi kısıldı. O kısık sesle, zorlanarak;

_ Şimdi benim sunumum var, bir şekilde yapacağım. Ama aslında onun yanında olmak istiyorum. O da benim yanında olmamı istiyor, biliyorum. Ona iyi geliyorum. Elimi yanağına koyup öyle uyuyor, daha rahat nefes alıyor sanki. Ben hep orada olmalıyım, hep orada olmak istiyorum ama olamıyorum işte. O kadar zor ki.

dedi.

***

Bir hayat var hepimizin dilinde, sürekli ondan bahsediyor, nasıl geçeceğini, nasıl iyileşeceğini, nasıl daha mutlanacağını konuşuyoruz. Hayat var, biliyoruz. Peki, bir ömür var mı?

***

Adlarını yanyana görmekten tiksinegeldiğim insanlar sürüsünün fotoğraflarına bakmam, mazoşist değilim o kadar.

Bu da onların fotoğrafıydı, içinde onlar yoktular (ama çoktular). Onlar çok güzel bir olayın çok şanslı şahitleriydiler.


Olay, bu çok güzel yerdeki, çok uzun zamandır beklenen izdivaçtı.

Kutlama nihayete ermiş!

Ömür varsa, onca, mutlulukla...

Çerkezköy!

Ortamda Tabu oynanırken seyirci konumunda olduğum ender anlardan birinde, "ilginç tabu maceraları" spam maillerine konu olacak bir anlatıma tanık oldum. Sıradaki tarafın süresi bitmek üzereydi ve kazanmalarına ramak kalmıştı (sözcük "ramak" değildi ama öyle olsa güzel bir kelime oyunu yapmış olurdum tabi.) Son sözcüklerden biri Çerkezköy idi. Anlatıcı, suyun kaldırma kuvvetini bulmuşçasına "hah!" dedi,

_ Hıyarı meşhur!

Diğer takım sevinçle ellerini ovuşturmaya başladı, ha-haa, yanlış anlattııı, bilemezler kiii...

Anlatanın da aynı şekilde yanlış anlayıp "Çerkezköy!" deyivermesini beklemiyordu kimse.

Bak bu rahatlık normal.

Zırrrr... Zırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr!

Kapıyı inatla çalıp bi yandan da telefonla arkadaşımı arıyordum "kesin uyuyakaldı, ama eli mahkum uyanmaya" diyerek. Sonunda açıldı. Asansöre bindim, berbat bir koku! Asansörden indim, kapıyı düzenli ve sinir bozucu bir ritimle tıklatmaya başladım, tık, tık, tık, açılış cümlem bile hazırdı "asansörde berbat bi koku var abi!"
Kapıyı bir kız açtı, başlamak üzere olduğum cümlem "asss..."ta takılı kaldı manasızca. Hah, bir türlü Türkçeleştiremediğimiz o awkward'ı yaşıyorduk işte! Ben kızı simaen tanıyordum, o beni tanıyor mu bilmiyordum, yine de tanıştık, tokalaşsak mı, öpüşsek mi yoksa hiçbir şey yapmasak mı bilemeden, o yüzden tokalaşmamız da havada kaldı (hiç adetim değildir de öyle hafifçe tokalaşmak). "Yav söyleseydiniz ya, gelmeseydim" deyip, anında pişman oldum. Neyi söyleyeceklerdi? Geleceğimi zaten haber vermiştim, onları basmış gibi davranmama gerek var mıydı? İçeriden üstünde tişört olmadan, pantolon kemerinin tokasıyla oynayarak gelen arkadaşımın bu görüntüsü de yardımcı olmadı durumu düzeltmeye. Ben de boşverip içeri girdim gideceğimiz saati falan sorup konuyu dağıtarak...

Sonra muhabbet ettik beraber, sanki deminki alengiri yaşayan biz değilmişiz gibi (awkward için olası karşılık: alengir).
Arkadaşım kız arkadaşının yanında gayet rahattı. Kendisiydi. Futbol sevmese de, bizimle takılan kız bulmuştu işte; bunu söylerken de çok tatlıydı (sevgilisi olan adamın kızlara çekici gelmesi kafası dimi, ehehe…)

Değerlendirdiğim, kızın gerçekten muhabbetinin iyi olup olmadığı veya arkadaşımın tatlılığı değil aslında. Durumun içe sinmişliği. Tam yanında oturmuyormuşuzcasına varlığımız hiçe sayılmadan, üstümüz örtülüp kem gözlerden sakınılmadan ama
kimsenin gözüne de "bakın benim sevgilim var" diye sokulmadan yaşayabiliyoruz. Bulduğumuz adamların ilk sevgilisi değiliz hiçbirimiz, ama son sevgilisi de olmayabileceğimizi biliyoruz. Rahatız. Bak bu rahatlık normal. Yağ gibi mübarek.

Ve biz böyle takılırken uzun zamandır olmayan bir şey oldu, mutlulukla fark ettiğim bir şey: Arkadaşın kız arkadaşıyla tanışıp onu sevmek, mümkündü! Bir oh çektim. Canımın içi iki adama sarf ettiğim, sonunda onlar için üzülerek haksız çıktığım ve kendilerinin de hala hatırladığı "Abi ne diyeyim, hayırlısı olsun senin için"den gayrı bir şey çıkabildi sonunda ağzımdan, veya elimden işte şimdi burada.

yerine koyucam... bir bir...

_ Peki seni kimse vazgeçemeyeceği kadar çok sevdi mi?
_ Hayır.

İçimde brokolililierle'den hemen sonra gelen eski sevgililerle'nin yerleştirdiği gibi bir hüzün var.
Bazen tam öyle gülüp eğlenirken, pat! düşersin.

kaçtı bak elimden tuttuğum çocuklar
ne kadar sevdim seni, ne kadar çok

Bu kadar da alakasız icabında.

Kafa rahat, hayır demek kolay.
Sen öyle zannedersin.

Nine West, ten sizes

periyodik tablodan zor yemin ediyorum


Nine West'e girdim bugün ama benim neyime tabi... Ayakkabı almam lazım arkadaşım, hazır indirim var, görüyorum beğeniyorum da, ama bu Elle'dir, İnci'dir tüm kadınların peşinden koştuğu pis mağaza zincirleri 40'a kadar yapıyor ayakkabılarını. 40 ne be, lise 2'de 42 giyen arkadaşım vardı benim?!

Ben büyük kalıplı bir 40 veya normal bir 41 istiyorum, çok mu zor yani? İlla Dorothy Perkins'in 875 pont topuklarını mı giymek zorundayız?

Neyse, Nine West yapıyormuş diye girdik bugün; tam bir zevksizlik silsilesiydi içerideki ayakkabılar ama hadi, bir ayakkabıyı zar zor beğendim, görevliye dedim ki (tezgahtar değil, ehm, satış görevlisi): "Bu ayakkabı kaç numaraya kadar var sizde?"

"10" dedi adam.
"Efendim?" dedim.
"10 numaraya kadar var ayakkabılar" dedi.

Sen nerde ayakkabı sattığını sanıyorsun 1, sen kiminle aşık attığını sanıyorsun 2;

"O zaman 7 buçuk veya 8 var mı bakar mısınız?" dedim. Ve bana uzaktan "neymiş?" diyen anneme "gavurca numaralarla anlaşıyormuşuz da" dedim.

Ha-ha!

Yokmuş ayakkabının numarası, ama görevlinin bana bakışını hiç unutmayacağım.

eşiödeyecekgillerden

Geçenlerde bir mağazanın kasa sırasında beklerken, kasiyer önümdeki mutaassıp giyimli kadına sordu: "Nasıl ödeyeceksiniz?"

"Eşim ödeyecek" dedi kadın.

Nakit, kredi kartı veya bu sorunun asıl yanıtlarından hiçbiri onu ilgilendirmiyordu. Sabah eşinin evden çıkmadan ona bıraktığı 100 liralık harçlık dışında düşünmesi gereken bir para yoktu.

Güzel.

Özellikli Okullar

Çocuk yetiştirmek konusu açıldığında kendimi biraz rahatsız hissederim hep. Bilmediğim ve hiçbir zaman hakkıyla yapamayacağım (ama bir gün yapmam gerekecek ve daha kötüsü, yapmak isteyeceğim) bir iş hakkında ileri geri konuşuyormuşuz ve nafile fikir beyan ediyormuşuz gibi... Çok ince bir çizgi çocuk büyütmek, bir kaligraf gibi çizmek gerekir onu ve ben sanki daha düz ve eğik çizgilerdeyim.

Çocuğu bir birey bilinciyle yetiştirip bir yandan da aileden tamamen kopmamasını sağlamak; kendine güvenini, insanları küçük görmeyecek bir seviyede sabitleyebilmeyi öğretmek, ona elinden gelen her şeyi verip yine de şımartmamak çok zor.

Verilmesi gereken en zor kararlardan biri de okul kararı; ve bu kararı vermeye çalışmak giderek daha umutsuz bir hal alıyor çevremden gördüğüm kadarıyla. Ülkedeki tüm çocukların ilkokul öncesi eğitim alması gibi bir amaç yüklenmeden önce çözmemiz gereken daha önemli sorunlarımız olduğunu düşünüyorum evet (örneğin tüm çocukların ilköğrenim görebilmesi gibi. Bunu UNICEF'e de söyledim ama onlar bu konunun öte önem taşıdığında ısrarlılar). Hadi bunu bir kenara bırakalım; çocuk, 4 yaşından itibaren okul minvalinde bir şeye başlıyor ve ondan sonra da hiç durmadan bir yarış atı gibi, ehhm, pardon boğazıma klişe kaçtı... Ne diyorduk, bir çocuk ortalama 4 ila 22 yaşları arasında okuyor.

Okul dönemi boyunca çocuğun aileyle geçirdiği zaman, o zamanın kalitesi, çocuğun o zamanda kendindeliği (gün içinde zıpkın gibi fişşek gibi olup akşam evdeki zamanın çoğunu uyuyarak geçirmesi) göz önüne alınırsa okulun etkileri bir yerden sonra aileden fazla oluyor çocuk üstünde. Öğretmenin tarzını benimsiyor çocuk ister istemez, okulda serbest kıyafet varsa moda ve seçkinlik kafasına giriyor, o dönem Buffalo mu Barbour mu her ne gereksiz halt modaysa ondan istiyor, olmayınca kendini kötü, ezik veya fakir hissediyor ve fakirliği bir toplumsal sınıf veya kader sanıp kendini daha kötü hissediyor vesaire vesaire...


Okulun kötü etkilerinden çocukları, ileride herhangi bir sekel kalmadan iyileşecekleri şekilde korumak; bu yönde bir okul seçmek de zor. Bakın, hiç "iyileşmek zorunda dahi kalmayacakları" ihtimalini düşünmüyorum. Çünkü çocuğun salıverildiği ve kendini kanıtlamak zorunda hissettiği ilk kalabalık ortam Varyemez Amca'nın para havuzu da olsa, mutlak surette çocuk üstünde kötü bir etkisi olacaktır. Değil ki bir devlet okulunun 55 kişilik tıklım tıkış bir sınıfı...

Doğruyu söylemek gerekirse ben
salalım çocuğu bakalım hayatta kalabilecek micilerdendim. O 55 kişilik sınıftan çıkıp karnesine "daha yüksek not olsa verecektim" yazdıran biri olarak o gururun birçok şeye değişilmeyeceğini biliyorum. Ama artık şunu da biliyorum, herkes aynı olmak zorunda değil; herkes ben, dayısı, abisi olmayacak ve zaten olmasın. O halde, 55 kişilik değil de 15 kişilik bir sınıfta daha rahat eğitim, öğretim görecek ve gayet güzel yetişecek olan çocuğu bu kurtlar sofrasında yerlerse vebali benim, daha doğrusu eşimle bizim boynumuza olacak.

Bu hiç hoş bir düşünce değil, çünkü dedim ya, okul hayatta ne olacağımızı her şeyden çok belirliyor. Onur öğrencisi olmamak mı? Peki. Fakat, adam olmamak?

Bu düşüncelerle, ofisten arkadaşlarla "acaba hayatının hangi döneminde çocuğu özel okula gönderirsek daha az şımarır"ı konuştuk geçenlerde. Her istediğini yapmak için alttan alta uğraşacak olsak da hiçbirimiz bunu çocuğa belli etmeyi ve onu kıymet bilmez, nankör bir velet olarak yetiştirmeyi düşünmüyoruz belli ki. Konuştuk, lakin işin içinden çıkamadık. Hiçbirimiz gittiğimiz anadolu liselerine güvenmiyoruz, ki benim somut bir dayanağım var: İçinde geçirdiğim 7 yılın 4'ünde, her yıl en az bir yabancı hocayla Brave New World tartıştığım okulu, benden 3 yıl sonra neredeyse hiç İngilizce bilmeden bitiren kardeşim.

Güzel, o halde çocuğu iyi bir özel okula verelim ki boş zamanlarında serserilik yapmayıp satranç oynasın, performans dersi için kukla tiyatrosu çalışsın... Ama özel okullar da bırakmıyor ki yakasını insanın? Çocuk kukla tiyatrosunu ders olarak çalışıp, hayatında hiç muppet show izleyecek zamanı olmadan sızıveriyor evde. İronik mi? Epeyce.

Bir de kalkıp "dördüncü sınıf zordur tabi, burada en iyi öğrencilerimiz bile zorlanıyor, o yüzden siz çocuğunuzu bilmemne özel okulundaki üstün zekalı çocukları eğitim zımbırtısına gönderin, sadece cumartesi günleri, üstelik ayda 650 lira!" var. Bunu bugün duydum. Arkadaşımın, yılda onmilyarlarca para verdiği okul, kendi öğrencisini kendisi eğitemiyor, kendi dördüncü sınıfına uygun altyapıyı en iyi addettiği öğrenciye dahi veremiyor diye, bir de cumartesi okula göndermek çocuğu?! Ne tür bir manyaklık bu?

Biz 11 yaşında sınava girdik -ki kesinlikle desteklediğim bir uygulamaydı 7 yıllık ortaöğretim- ve ben bu kadar koşturmadım ders için. Okulda öğrendik ne öğrendiysek. Ha, burs mu aldık, iyi hadi beşinci sınıfta dershaneye gidip ulama öğrenelim (dershanede öğrendiğim tek konudur benim). Yahu ben, sırf bir haftasonum var onda da uyuyacağım diye dershaneye bile salı-perşembe gittim ve benim ailem beni aksini yapmaya zorlamadı. Saçma bulduğum ödevlerin bir kısmını "önceki akşam dershanem olduğu" bahanesiyle yapmadım, yine kimse bana kızmadı. E, ben yine oldum olacağım kadar. Ama bu insanlara yetmiyor bu; çocuk haftaiçi koroda şarkı söyleyip ertesi gün basket oynasın, haftasonu yüzerken bir yandan da eğitici animasyonlar izlesin, bir eliyle matematik problemi çözerken diğeriyle tenis oynasın ve bu arada cinsel sağlık eğitimi alsın ama hiçbir eli boş olmadığı için lütfen ama lütfen otuzbir çekmesin isteniyor.

Bırakın yahu, benim içim daraldı, şimdi çocuk olsam ben de ilkokul öğretmenime "seni tararım" derdim belki TED'den atılmış bir arkadaşım gibi. Çocukların şiddet eğilimi varsa ona eğenler biraz da bu özel okullar ve onların uzantısı olarak kakalanan özel dersler, özel aktiviteler filan değil mi?

Özel, tüm okullar, tüm çocuklar özel ama hiçbirinin bir özelliği yok. Özelliksiz, kişiliksiz, tektip; ayrışmaya, kendini bulmaya çalıştıkça daha tekdüze herkes.

Bense, Barbour yazmak için önce Google'da bir araştırma yapmam gerekmesinden ötürü samimiyetle mutluyum.



(04 Ocak 2011, İstanbul)

agd

Kadının teki, oğlunu pek sevdiğinden kendisine eziyet eden, onu hiç beğenmeyen kayınvalidesine sonunda çemkirmiş:

Parsel parsel arsalar bende
Tombul tombul bilyeler bende
Seninkinde kırık bir anten
O da beni görmeden kalkmıyor


E, iyiymiş.


Teşekkürler Derin (MSc)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!