... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

ilişki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilişki etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Sınırlar flu.

Yaptığım peşinden gitmek mi, umitsiz görünmek mi gerçekten bilmiyorum.
Ne noktada yeterince uğraşma sınırını geçip, rahatsızlık vermeye  başladığımı tahmin edemiyorum. Yani ne bileyim, bir adamın evini habersizce ve baskına gider gibi ziyaret etmek ikinci tarafta elbette, bu gibi ekstrem örnekleri görünce anlıyorum ama sınır benim için flu.

(Ben yapmadığım için olmadı dememek uğruna ne kadar ve ne kadar süre çırpınmak gerekiyor? Kaçan kovalanıyor mu, kovalayan kazanıyor mu?)

Ortadan kaybolan insanlar için de mutlaka kendimi suçladığımı fark ettim; bu yüzden kimseyi kesip atmıyorum galiba. Hep geri gelebiliyorlar. Çünkü ben onlara yeterince ilgi göstermemişimdir, ben yeterince gülümsemişimdir, ben yeterince az anlamamışımdır, ben yeterince hızla kendileriyle yatmamışımdır, ben aramamışımdır...

O kadar yalnızım ki hep kendimi suçlu bulabiliyorum.
Nelere göz yumduğumu, benim için mucize olacak şeylerin ilişkilerinde mutlu arkadaşlarıma ne kadar doğal, sıradan ve hatta önemsiz geldiğini görünce anladım. 

Bir ilişkinin nasıl kurulduğunu, "ilişki dinamikleri" diye adlandırılan oyunları, hareketleri, kontrol arayışlarını, cilveleri bilmiyorum. Arada bir "bir ilişkide olmanın nasıl bir şey olduğunu unuttum" derken, bunları kastediyorum aslında. Beynim adeta boş bir levha.

Herkes için 1 esas kız / oğlan olduğuna, ruh eşi kavramına falan inanmıyorum ama, doğru kişilerden biri karşıma çıktığında, neyi bilip bilmediğimin bir önemi olmayacağını düşünürdüm. Hop diye oturuverecekti parçalar sanki. Elbette birbirimizi tanımak için bir süre, hatta uzun bir süre gerekecekti ama bu, acaba arasam mı'larla, ihtiyaç içinde görünmeme dertleriyle, özenle yahut tam aksi, saf bir özensizlik haliyle fitillenmiş kıskançlık krizleriyle, tutarsızlıklarla geçmeyecekti. Gözümün önünde başkalarıyla fingirdemek gibi kabalıklara kalkışmayacaktı ve bunun doğal olduğunu düşünmeyecektim. Özlediysem, özlediğimi söylediğimde olabilecekleri hesap etmeyecektim. Elini tutsam mı, herkese duyursam mı diye dertlenmeyecektim. Beraber fotoğraflarımız olacaktı ve bunları ikimizden başka birileri de görebilecekti. Herkes her an kaçabilir ama, ben onun her an kaçabileceğini düşünmeyecektim. Elimiz ayağımıza dolanmayacaktı kendimiz gibi olmakla olmamak arasında, şüphede. 

Aşık olacaktım. Aşık olacaktı. Bu kadar kolay olacağını sanıyordum, içimde bir yer inanmış çocuk kitaplarının gerçek hayatta ihmal edilebilir olan olasılıklarına.

Gücüm var, şaşırtıcı ama, hala gücüm var. Bunu ilgimi çeken birini görünce anlıyorum, ya da ancak o zaman hatırlayacağım kadar azalmış... Sinisizm zannettiğim şey de, aslında hiç sahip olmadığımı sandığım bir güvensizlik galiba. Bir güvensizlik yerleşmiş içime ben fark etmeden; erkeklere değil, ihtimallere karşı.

Artık karar veremiyorum. Hayatındaki en romantik anın bir yalan olduğunu öğrenmiş, ilgilendiği çoğu erkeğin kendinden 5-10 yaş küçük kızların peşine düşmesini izlemiş biri olarak, bir ilan-ı aşkta daha açıktan reddedilip kendimi aleme rezil etmek gibi yorgunluklarla uğraşmadan nereye kadar ittirebilirim (nereye kadar ittirmeliyim), bunu bilemiyorum. Nereye dayanınca gücümün kalanını toplayıp çekilmeliyim, fikrim yok. Buralar, bu sınırlar tam bir muamma.


Ekim~Aralık 2015
Kumasi, Gana

Çizim: Saul Steinberg

Hüzünlü Gana


Şimdi size bilmediğiniz ve/veya fotoğraflardan filan her şey süper göründüğü için tahmin etmediğiniz bir şeylerden bahsedeyim: Gana mutsuz bir ülke. Herkes şarkılar söylüyor, dans ediyor, içiyor, eğleniyor; görünürde herkes neşeli ama yüzlerine bakınca anlıyorsunuz mutsuz olduklarını. Çünkü herkes sevgisiz. Hapis. Ama bu kez yabancılar, beyazlar, batılılar tarafından değil, kendi kendileri tarafından tutsak edilmişler. 

Seviyorlar ama görgü, saygı, din falan filan adı altında baskılanmış saçmasapan ilişkiler yaşıyorlar. Bırak halk içinde öpüşmeyi, sevgililerinin elini tutup sokakta yürüyemiyorlar bile. Herhangi bir sevgi gösterisinde bulunamıyorlar, çünkü ayıp. Ancak yan yana yürüyebiliyorlar yolda, ya da mesela bir lokantada karşı karşıya oturabiliyorlar iki arkadaş gibi; gibi diyorum, çünkü arkadaşlar yapamıyor bunu. Kızlarla erkekler arkadaş olamıyor burada.

Abarttığımı sanıyorsunuz ama bu yazdıklarımın hepsini Gana'nın yerlilerinden dinledim ben şaşkınlık içinde. "Ama ben dışarıda kızlı erkekli gruplar gördüm?" dediğimde gülüp, "o kızlar mutlaka gruptan birileriyle birliktedir" dediler. Bunları dinledikten sonra etrafa daha dikkatli baktım, gerçekten de öyleydi. Korktum biraz, ne yalan söyleyeyim. Karşı cinslerin arkadaş olamadığı her yer biraz korkutucudur benim için; bu kendi seçimleri olmasa bile.

Öte yandan, cinsel ilişkiye başlama yaşı küçük, AIDS'in ya da cinsel yola bulaşan hastalıkların görülme oranı yüksek, seks işçilerinin sayısı inanılmaz fazla; bu kadar baskılanan bir toplumdan başka ne beklenebilirdi ki zaten?

Tüm bunları çok fazla dışarıya vurmamalarının tek sebebi unutmayı ya da bilmemeyi tercih etmeleri gibi göründü bana. Ne elde edebileceklerini ya da başkalarının nasıl yaşadığını bilmedikleri için hayatlarından memnun oldukları gibi, bu durumu da görmezden gelmeye ya da normal addetmeye alışmışlar. Bu yüzden, insanlara mutsuz yerine hüzünlü demek daha doğru olacak belki de... Suyun, elektriğin, düzgün bir yolun dahi olmadığı köylerde insanlara sordum bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını. Beş on dakika düşündüler. Ben ilk dakikada on şey sıralamıştım kafamda; onların aklına "evde tuvaletimiz ya da el yıkayacak bir yerimiz yok" demek bile gelmedi. Epeyce düşündükten sonra ancak, "telefonun çekmemesi işimi zorlaştırıyor" dedi bir sağlık çalışanı. Bu kadar. Bahsettiğim "ignorance is bliss" seviyesi bu; ve bu cehalet değil.

Böyle yaşayan insanları kolay kolay mutsuz edemezsiniz belki. Hayatlarından bizim ettiğimiz kadar sık şikayet ettiklerini duyamazsınız. Doyabildikleri ve sağlıklı oldukları sürece keyifleri yerindedir. Lakin en temel insani ihtiyaçlarını, sevgiyi, teması esirgeyerek gözlerine hüznü yerleştirebilirsiniz, işte burada yapıldığı gibi.

Çocuklar hariç, onlar olan bitenin farkında olmak için çok küçükler çünkü. Nasıl neşeli, nasıl canlar... Hiç büyümeseler keşke.




05 Ekim 2015 Kumasi, Gana

Açık ucu olan var mı?

Beni aramayı sormayı aniden kesen bir adama ilk kez "noldu?" diye sormadan duruyorum. Bunun başıma geldiği 98934801 defada hep bir şey mi oldu diye meraklanmış ve illa ki karşımdakinden "klasik erkek dengesizliği işte" gibi ya da bu gerzeklik seviyesinde bir yanıt almayı bilmiştim. Bilmiştim de bir şey mi olmuştu? Yoo. 

I need closure.

Bu sefer sormadım. Sormadım ve günler geçti. Umursamayacak kadar cool ya da meraklanmayacak kadar kalabalık olamadığım için, bunu kendim için bir sınav olarak görmeyi tercih ediyorum. Hiç sesimi çıkarmıyorum. Bu kez acayip kararlıyım. Zaten olmamış bir şeyin kapanışını yapalım diye tutturmayacağım bu kez.

Değişikmiş bu. Böyle mi yapıyorsunuz, böyle ucu açık mı bırakıyorsunuz işleri, marifet bunu yapmakta mı? Bir yalnızlıkta boğulmamak için, kapıyı pencereyi bu adamların sızabileceği kadar aralık bırakmakta... Sen haklısın dedirtmemekte, borçlu hissettirmemekte ve her daim müsait olmakta...

Böyle şeyleri asla beceremedim, böyle sınavları, oyunları... Becermeye çalışmadım, istemedim, bunu hem kadına hem erkeğe hakaret olarak gördüm, hala da öyle görüyorum. (Çok sevdiğim erkeklere yakıştıramadım bu sığlığı;; hatta daha ne sığlıklar yakıştıramadım ama hepsi birer birer karşıma çıktı zaman içinde.) Bunları yapmayı reddettiğim için de kendimle ufacık gurur duyuyordum, hala da biraz duyuyorum ne yazık ki. 

Ben çok komiğim, çok zekiyim, bana çok gülüyorsunuz ama öbür kızı kovalıyorsunuz sonunda. Hem de daha iki üç kez görüşmüş halinizle, hayatınızı onun etrafında şekillendiriyorsunuz. Neden? Bilmiyorum. Sonra da gelip bana anlatıyorsunuz bunları, anlatıyorsunuz ama yine de anlamıyorum vallahi. Çünkü bunları ben yaşamıyorum. Anlattıklarınızı Sex and the City dizi finali izler gibi dinliyorum. İnanmıyorum çünkü. İnanamayacağım kadar çok yalan dinledim. Bir erkek bana "mutlaka görüşeceğiz tekrar" deyince "evet, tabi ki" diyorum. Çünkü nasılsa konuşmayacağız tekrar. Bir erkek beni öptüğünde fazla bir şey hissedemiyorum çoğu kez, çünkü ardından, beş dakika önce tanıştığı bir kızla üçlü yapmayı teklif ediyor bana. O denli önemsiz oluyorum birdenbire.

Bunlar hep oldu, bu insanların bir kısmını hala seviyorum, hala önemliler benim için. Belki geri döndükleri, ya da zaman zaman yanımda olabildikleri için; ya da sadece ben bunları sineye çekecek kadar yalnız olduğum için... "En azından dürüst" diye bir züğürt tesellim var. En azından dürüstler. Güveniyorum onlara; başka tür güvenler çok zor kazanılacak olsa da, en azından yalan söylemediklerine güveniyorum. En azından. 

Yani hiçbir fikrim yok şu an ilişkilerin nasıl başlayıp yürüdüğü konusunda, geçenlerde bunu söylediğim bir arkadaşım "senin daha önce erkek arkadaşın oldu ama, ne kadar farklı olabilir ki?" gibi bir şey dedi. Evet oldu, ama o zamanlar açık uçların prim yapmadığı, birini seviyorsak söylediğimiz, bir esprinin karşımızdakini kalbinden vurabildiği, zekamıza hayran bırakabildiği zamanlardı. Biri elimizi tutunca acaba neden tuttu diye düşünmüyorduk. Olmayınca da olmuyordu, insan gibi acımızı çekiyorduk. Şu an ise dışarısı hayvan mezarlığı gibi görünüyor gözüme.



İyi bir şey mi sanıyorsunuz gereğinden fazla hissetmeyi? Siz bunu düşünedurun, birkaç gündür etrafta dolaşan "kadınlar şairleri sever ama müteahhitlerle evlenirler" cümlesinin erkek versiyonunu düşünüyorum ben de bu arada. 
İlk bulan öbürlerine haber versin.



Bir minik Aydın mutluluğu


Aydın'daydık birkaç ay önce, bir canım dostumun nişanında. Yıllardır bir araya gelmemiş insanların buluşması da demekti bu organizasyon; hatta yıllar önce birbirini aramayı kesen insanların da... Yok aslında, öyle demeyelim: Yıllar önce, daha hiçbiri evli değilken kızın sevgilisi "bu çocuk neden sürekli seni arıyor?" diye kıskançlık krizine kapıldığı için kızın aramayı kestiği, çocuğun da bir süre sonra mesajı aldığı, diyelim... Çünkü bazı insanlara karşı cinsler arasındaki dostlukları oturup anlatmak, kabullenmelerini beklemek, ya da onların kıskançlık krizlerine boyun eğmek gerekir. Arkadaşım boyun eğmişti (ben böyle bir durumda ne yapmıştım, bilin bakalım).

O zaman çok üzülmüştüm yitip giden bu arkadaşlık için. Haddimden çok üzülmüştüm ve hırslanmıştım muhtemelen, çünkü durum beni hiç ilgilendirmiyordu aslında. Sadece çocuğun üzüldüğünü görüp üzülüyordum, başta soruyordu çünkü "beni neden aramıyor?" diye, kendimi kötü hissediyordum, "bilmiyorum" diyerek yalan söylediğim için, yalan söylediğimi tahmin ettiği için, tahmin ettiğini bildiğim için...

Bunlar geçiyordu aklımdan nişan yemeğine giderken. Şimdi kızın da, çocuğun da yanında eşleri vardı. Bakalım birbirlerine kibarca selam verip geçecekler miydi, eşlerini tanıştıracaklar mıydı, falan filan... Yine üstüme vazife olmayan bir merak içindeydim. Bunlar biraz da işsizlikten oluyor tabi. Koca grubun içindeki üç yalnız kişiden biri olunca dikkati böyle şeylere veriyor insan.  Bunlara ve fotoğraflara. Çok fotoğraf var o nişandan. Çiftlerin dans fotoğrafları.

(Kaan ve Yalçın'a teşekkür etmem lazım her zamanki gibi; özellikle de Yalçın'a. En boktan zamanlarda beni kurtaran, uzattığım el havada kaldığında tutan onlar oluyor. Bu kadar büyük bir hassasiyete sahip olacaklarını asla öngöremezdim.)

Neyse, masamıza oturduk. Kızla çocuk da yan yana oturdular, öyle denk geldi. Yanlarında da eşleri... Rakılar kondu, "ee daha daha nasılsınız"la başlayan sohbetler derinleşti. Bir ara baktım, çocukla eşinin yaşadığı şehir üstüne koyu bir sohbet başlamış, kız da tarihçi olduğu için konuşacak şey bol. Herkes birbirini evine davet ediyor, gülünüyor, eğleniliyor; sanki hiçbir şey olmamış, aradan hiç görüşülmemiş yıllar geçmemiş gibi, tıpkı eskisi gibi.

Aynı kara masada oturur gibi.

Onları izlerken neredeyse ağlayacaktım sevinçten. Ağlamam kimseye bir şey ifade etmeyecekti, dikkat çekmemek için kalkıp dolaştım ben de, kadeh filan tokuşturdum diğer masadaki arkadaşlarla. Muhtemelen kimse kimsenin evine gitmeyecek, hiç gerçekleşmeyecek bir "mutlaka görüşelim, kahve içelim" yalanı gibi unutulup gidecekti o planlar ama olsun. Benimle hiç ilgisi olmayan bu şeye başta nasıl üzüldüysem, şimdi de sevindim ben.

Küçük şeylerle mutlu olmadığımı söylerler bir de... Ben hiçbir şeyle bile mutlu oluyorum dostlar.

 

fifty shades of normal

Fifty Shades serisini okumak isteme olasılığınız varsa (neden isteyesiniz bilmem ama) bu yazıyı okumak istemeyebilirsiniz. Ama ben daha güzel ve tutarlı yazdım, onu da söyliym.
 

Sırf inadımdan okudum şu Fifty Shades of Grey serisini. İnadımdan ve biraz da, bu kadar giydiriyorsak bari bilelim de giydirelim, lafımız yerini bulsun diye. 3 kitabı 4 günde, atlaya atlaya bitirdim, zaten ne olduğunu bildiğimiz için çok zor olmadı. Tümünü okumayı gerektirecek bir merak unsuru olmadığını da söyleyebilirim; konulu porno film gibi bir şey düşünün, tek bir amaç için açtığınız filmde yarım saat eyyam izlerseniz ya, işte o hesap. Bir bölümden ya da bir kitaptan diğerine geçerken bundan sonra ne olacağını merak etmiyorsunuz, çünkü zaten söylenmiş. O kadar bariz şekilde saçma ki bu... Mesela biri kaza geçirdi sanıyorsunuz, ama kıl payı kurtuluyor. Geçmiş olsun deyip geçiyorsunuz, sonra ortaya çıkıyor ki meğer olay sabotajmış. Fakat bunu öğrenmenizle kötü adamın kimliğini öğrenmeniz bir oluyor. Sıfır heyecan, sıfır şaşkınlık. Kampüsistan bölüm sonu gibi kitap yazmışlar; biri kapıyı açıyor, "Selam Ali, naber?" diyor ve bölüm bitiyor. 

Şöyle diyaloglar var kitabın 98934801 yerinde:
"_ It's moot.
_ Moot?
_ Moot."
Abi daha kaç kez aynı şeyi tekrarlatacaksınız birbirinize acaba, aptal mısınız siz, neden kimse bir şeyi bir defada anlamıyor veya neden söylenen her şeye hayatın sırrıymış gibi şaşınlıkla yaklaşıyor? Aşkla ilgili bir hal mi bu, "aa sevgilim ne dedi, ne değişik bir kelime kullandı!" tarzı bir gurur duyma mı?

3. kitabın sonunda, yani neredeyse ilk sayfadan beri cinsel münasebetleri olan iki kişinin hikayesinin bizce sonuna gelirken kızın hala "oh, my man can kiss" diye şaşırmasının, mesela, okuyucunun pek hoşuna gitmesi, muscle'larının delicious bir şekilde clench etmesi planlanmış. Sanki 3 kitap boyunca başka bir şey okumuşuz gibi.

Yeri gelmişken, bu serinin delicious, utterly spent, clench, pout ve murmur sözcükleri kullanılmadan tekrar yazılmasının mümkün olmadığı gibi bir iddiaya sahibim. Kendine güvenen varsa buyursun; fakat e harfini kullanmadan kitap yazan Ernest Vincent Wright'tan daha çok zorlanacağına dair uyarımı önceden yapıyorum, darılmak yok. Neredeyse aynı kitabı yazabilirseniz adını "Inner Goddess" koyabilirsiniz bu arada, bu kitabın adı da öyle olsa yeriymiş zira.

Neyse, ben bu kitap hakkında yine yazmazdım da konu beni farklı bir taraftan da sinirlendirdiği için yazıyorum: Kendisini "fifty shades of fucked up" olarak nitelendiren esas oğlan Christian Grey karakteri. Şimdiye kadar orada burada gördüğüm birçok yorumda bu karakteri hep "insanlara eziyet etmekten  acı çektirmekten zevk alan manyak seks bağımlısı" olarak okudum ve kitapları okuduktan sonra gerçekten insanlıktan şüphe ettim. 

Biliyorum, 14 Şubat'larda kuruluş yıldönümünü kutlayan romans sektörü illa ki, ne kadar piç ve çapkın olursa olsun her adamın doğru kadını bulduğunda aşık olup her tür kötü niyet ve adetinden elini eteğini çekeceğini, kendini karısına adayacağını ve ailesinin reisi olacağını söyleyip durur. Biz de, o kadar bariz bir şekilde piç veya çapkın olmayan, üstelik böyle olmak için bir sebebi de olmayan (fazla para veya şan şöhret gibi yoldan çıkarıcı sebepler) erkeklerin bile böyle bir hale düşmesine hiç ihtimal vermemeyi erken öğrenmemize rağmen, bir süre bu filmleri izleyip veya kitapları okuyup "ooouuuv" diye yımışırız.

Sadede geleyim: Christian Grey denen karakter fucked up falan değil beyler. Çocukluk travması yaşamış ve bunu atlatmak için elinden geleni yapmış bir genç. Dışarıda görmediğimiz cinsten biri. Sadece izin verirseniz sizi kırbaçlamak falan istiyor, ama istemezseniz ondan da vazgeçiyor. Sadist eğilimleri var, ama bunu saklamaya çalışmaması dürüstlüğü işaret eder bana kalırsa.

Bununla birlikte, inanılmaz kibar ve düşünceli bir adam, tam bir ideal sevgili, yeme de yanında yat. Mesela kitaplar boyunca hiç, Ana ile yataktayken iş mailine acil bir cevap vermesi gerekmedi. Hiçbir zaman, geleceğim deyip gelmemezlik etmedi; aksine bazen istendiği ama kesinlikle beklenmediği zamanlarda orada oldu. Arayacağını söyleyip aramadığı hiç olmadı mesela, ya da bir şekilde cevap vermediği... Bir günde ilgisini kaybettiği de. Karşısında oturan kadından önce yemeğine başladığı bile olmadı.

Ne kadar basit şeylerden bahsediyorum, farkında mısınız? Ne kadar basit, ama -sizi bilmem- benim hiç görmediğim, duymadığım şeylerden; bunlar incelik bile değil, sadece insanlık veya görgü kuralı yahu. Değil mi yoksa? Biz yanlış mı öğrendik? Çok yanlış şeyler mi bekliyoruz insanlardan?

Genellemek belki yanlış, aranızda mutlu çiftler var. Mesela ben yarın bir düğüne daha gidiyorum, demek ki var. O zaman kendi adıma sorayım: Bu karakteri sevmeyebilecek kadar ne yapıldı size, ne kadar güzel yaşadınız, kendinizi ne kadar özellikli, dahası, özel hissettiniz? Anlatın yahu.

Christian Grey'in eski kız arkadaşı kapısına gelmişti bir gün Ana'nın ve onu şöyle bir süzdükten sonra sormuştu:
_ What do you have that I don't?

Sadece Christian Grey karakterini yerden yere vurma lüksüne sahip olacak kadar pohpohlanmış olanlar cevap versin lütfen.


(2013 Ağustos'unda 4 gün, İstanbul-Ankara)

Annemiz üstümüzü örter; babamız evimizin direğidir.

"Kızlar seni anlamıyor, erkekler de senden korkuyor."
 (birkaç yıl önce, eski bir arkadaş)

"Seni çok seviyorum... Ama kız arkadaşım olsan seni hiç sevmezdim."
(Aralık 2012, bir arkadaş)

"Mükerrem Bey'in kalbi beni sever mi acaba? Daima alacakaranlıkta yol arayan zihnine bir nebze olsun ışık tutmuş muyumdur? Beni gördüğünde, her zaman değil elbet, bazı zamanlar bir kıvılcım yanıp sönmüş müdür ruhunda?"


Gaye Boralıoğlu, Muamma
Notos Aralık 2012 - Ocak 2013 sayısı

if'i at, gerisi kalsın.


Dün, yine konuşurken fark ettiğim bir şey var. Yazayım da, yazmadığım için unuttuğum 98934801 şey gibi tarihe karışmasın.

Evlenince işi bırakacak kıza şaşırıp duruyoruz ya biz... Aslında adama şaşırmalı bana kalırsa. Kendisi işi bıraksa karısı pekala aynı şeyi yapacakken, dönüp müstakbel karısına "işi bırakmak ne demek?" diyecek kadar saygı duymayan adama... Şaşırmalı mı? Acaba?

Herkes kendisini zorlayacak, kendisiyle aşık atacak, kendisini kadar güçlü, zeki, işi gücü yerinde, esprili, x, y birini istediğini iddia ediyor çünkü, aksini yapmanın kendilerini güçsüz zannettireceğinden korkuyorlar. Oysa ki görünen gerçek hiç böyle değil, oysa hala küçük beyinlerimizin içinde birtakım ataerkil tilkiler cirit atıyor. Erkeklerde "benden iyi olmasın"cılık, kızlarda "biri beni kurtarsın"cılık. Annemiz bize bakar, üstümüzü örter; babamız evimizin direğidir, çalışıp para getirir.

İlkokul 1 Hayat Bilgisi dersi veya kocaman bir evcilik oyunu. Birinin zihnine ışık tutmanız sizi sevmesine değil, sizden kaçmasına sebep oluyor, oyunun kuralı bu. Sonra yakala yakalayabilirsen veya yakalamaya uğraşmak istersen.

Arkadaşla sevgili arasında yapılan ayrım da beni ayrıca dehşete düşürüyor. Elbette sevgili başka bir şeydir, bazı konularda arkadaşa nazaran daha toleranslı olunan, bazı konularda ise kesinlikle olunamayan... Bu normal. Ancak, bir tarafta çok iyi olan, çok sevilen bir özelliğin öte tarafta katlanamaz oluşunu aklım almıyor. O zaman o sevilen özelliğin "kötü" olduğunu düşünmekten başka çare kalmıyor geriye. Örneğin, bencil olduğunu bildiğiniz arkadaşınızın bu kötü huyunu, onunla mesafenizi ayarlayarak görmezden gelebilirsiniz; ama bencil bir sevgiliye kesinlikle tahammül edemezsiniz. Birini, sizinle hayattaki duruşu eş olduğu için, size çat çat cevap verdiği için arkadaş olarak sevebilir, fakat sevgili olarak çekemez, çünkü zorlanmaya gelemezsiniz. Yeterince açık mı?

Düşünüyorum da, beni arkadaş olarak sevebilecek olan adam, şimdiye dek "keşke senin gibi bir kız arkadaşım olsa" diyen arkadaşlarımın aslında akıllarından geçen şeyi söyledi. O yüzden onların kız arkadaşları bana hiç benzemiyordu işte! İfade açısından en doğru cümleyi bu adam kurdu ve bu konuyu böylece çözmüş olduk.

Karakterini bir cenazede ağlamayarak, gücünü ise sıkışmış kavanoz kapağını açarak gösterdiğini zanneden, bir kadını ancak üstüne çıkarak kabul edebileceği, kaldırabileceği bir şekle sokabilen, aksi takdirde onu taşıyamayan erkek, güçsüz benim gözümde. Kovalanmaya değmeyen erkek o. Kovalanmaya değen erkeğin kaçmak isteyeceği bir şey yok zaten.

Belki de bu yüzden olmuyordur; öyleyse, olmazsa olmasın erkekcağızlarım. Bazen böyle, kim olduğum, ne olduğum aklıma geliyor. Arada sırada fark ediyorum kendimi. Birileri fark ettiriyor. Aslı mesela. Ya da Murat Can. Gürcan. Cem.

Yani adam benimle -yapabilirse- aşık atacak, ben de onunla. Benim onun dikkatini çekmek için zayıflamamdan çok, onun benim dikkatimi çekmesi için güçlenmesi gerekecek. Yelkenlerimi suya indirmemi istiyorsa, karşısında yelkenleri suya indirmeyi kabul edeceğim kadar güçlü olacak. Yoksa ben ne yapayım onunla? O beni ne yapsın?

Gene dodur dodur konuştum ama artık nasıl göründüğünü umursamıyorum. Ah, işim çok zordu hepten boşverene kadar.
Keşke çok yakışıklı bir erkek arasaydım ve başka derdim olmasaydı.

Kısfmet.


Yarın 30 Kasım.

"bunu okuyan şunu da okur" zımbırtısı sayesinde bugün bir yazıma denk geldim, unutmuştum bunu...

"Seneye Nisan'la Kasım arasında biriyle tanışacakmışım", bir falcı bunu demiş bana. Muhtemelen içimden "ohooo" demişimdir.

Yarın 30 Kasım. KUTLU OLSUN!

somewhere over the friend zone



“I cannot say I wanted to ‘be myself,’ for I knew I was still soft clay. But I refused to be molded.”
Françoise Sagan, Bonjour Tristesse


Ortaokuldayken bir çocuğu seviyordum. Aziz’i. Şimdi o hissi küçümseyecek değilim, karşımda onun olduğunu düşünerek odamdaki aynayı öpecek ve gerçekten öpüşmek gerekirse (tamamen tecrübesiz olduğum için) rezil olacağım konusunda endişelenecek kadar, işte demek ki basbayağı seviyordum.

Yazık ki hiç şansım yoktu. Sınıfın, boyu dışında her şeyi herkesten üstün, sarışın, yeşil gözlü, iyi giyinen, zengin, evinde interneti olan, üst sınıfları tanıyan, tenis filan da oynayan sportmen kızı da Aziz’e aşıktı. Üstelik, kendini çok şanslı gördüğü veya kendine çok güvendiği için bu aşkı her yerde, her fırsatta dile getirmekten hiç gocunmuyordu.  (Bu kızlardan bir başkasına, bundan yaklaşık on yıl sonra tekrar rastladım. Bir arkadaşım kendisini reddettiğinde “halbuki ben senin başına gelen en güzel şeydim” deyip gitti fazlayerlidiziseyrediyorumben kızı. Enteresan.) Bir keresinde bana, Aziz de ben de çok gıdıklanıyoruz diye, “ne kadar çok ortak yönünüz var” demişti kız imalı imalı; Aziz’in de duyabileceği şekilde üstelik! “Ne alakası var ya!” demiştim aniden ama kan beynime sıçramış, kalp atışlarım hızlanmıştı; o an nasıl kızardığımı tanrı bilir.

Günün birinde kız birden, nereden çıktığı belli olmayan bir melankoliye boğuldu. Bu durumla pek ilgilenmedim sanıyorum, kız benim en yakın arkadaşlarımdan biri değildi. Olamazdı. Bana gelip, Aziz’e olan aşkından bahsetmesine katlanamazdım (ben o kadar yerli dizi izlemem). Bir de tabi, içinde bulunduğumuz yaşlar boş melankolinin prim yapmaya başladığı yaşlardı, o yüzden kızın hiçbir şeyi olmayabilirdi de.

Sonra öğrendik ki, kız gidip Aziz’le konuşmuş ve Aziz onu istememişti. Apaçık ve net bir şekilde, çıkma teklifine hayır demişti. Çok şaşırmıştım, konunun benimle bir ilgisi olması ihtimalinden ötürü değil ama, o çocuğun o kızı reddetmesi için herhangi bir sebep düşünemediğim için... Ben o zamanlar, somut ve görünen şeylerin herkesin babasını dövdüğünü düşünüyordum. Benim sınıf birincisi olmam mesela, başkasının sarışın oluşu yanında bir hiçti.

Aziz, benim arka sıramda otururdu. Daha doğrusu ben, ortaokulu liseye ve üniversiteye hep tercih etmiş olan ve hala Orta 3’ü özlemle anan bu “arka çöplük” tayfasının bir ön sırasındaydım. Bir gün okuldan çıkarken, sırtımı tahtaya dönmüş, çantamı topluyordum. Aziz hala yerinde oturup etrafa bakmakta olduğu için de iyiden iyiye ağırdan alıyor, fakat konuşmak için de bir şey yapmıyordum. Aziz bir şey dedi sanırım, cevap verdim, güldük. Tam çantamı kapatıp, “yarın görüşürüz” demek için ağzımı açmışken Aziz bana bakıp “seni seviyorum” dedi.

Kafamı hafif eğdim, bir saniyeden kısa bir sürede yüzündeki ifadeyi çözmeye çalıştım. Çözdüm sandım. Gülümsedim, “ben de seni seviyorum” dedim ona, sonra da “yarın görüşürüz” deyip çıktım sınıftan. O kadar işte. O kadar gerçekdışıydı ki söylediği benim için, ciddi olabileceğine ihtimal vermedim. Biz bunu bir daha hiç konuşmadık, o bana sınıfta herkesin sevdiği kız olmamın dışında bir değer verdiğini söylemedi, sonra sınavlara girdi ve özel okula gitmek üzere ayrıldı okuldan. Bundan kısa bir süre sonra da tamamen koptuk zaten, şu an nerede olduğunu, ne yaptığını hiç bilmiyorum.

Ben Aziz’i hatırladım geçtiğimiz aylarda bir gün ve Aziz’i yazdım ben ilk kez; çünkü aynı şey yıllar sonra tekrar başıma geldi. Beni pek tanımayan, bana, arkadaşlık dışında bir şekilde benimle ilgilendiği konusunda hiçbir ipucu vermemiş bir adam bana “seni seviyorum” dedi. Ben de iki nokta ve bir parantez yaptım ona ve “yarın konuşuruz” dedim.

Arkadaşlığa, kendimize, aileye, aşka dair birtakım fikirlerle başlıyoruz hayata. Zaman geçtikçe o fikirlerin ne kadar aptalca olduğunu düşünüyor, yine zaman geçtikçe o fikirlere geri dönüyoruz. Hani annemizi çok sevip onsuz yapamayacağımızı düşündüğümüz zamandan, ona burun kıvırıp bir şey anlatmaktan vazgeçtiğimiz zamana, sonra da yine “keşke burada olsaydı da fikrini sorsaydım” dediğimiz zamana geçiş anlatılagelir ya ebeveynlere gereken değeri vermek konulu kitap ve programlarda... Ona benzetiyorum ben bu geçişleri. Bir ara, lisedeyken filan, “sevmese neden seviyorum desin, salak kafam!” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Elbette lisede kendime güvenimin artmasıyla doğrudan ilgili bu durum. Ama şimdi yine, ortaokuldaki o noktadayım, o kafamı eğip gülümseme noktasında. İki nokta bir parantez.

Hayat, Meltem Gürle’den öğrendiğim bir circular plot, başka da bir numarası yok. Üstelik, başa döndüğü noktada artık ilerlemeye devam edeceğine dair bir inanç da edinemiyor insan; dünya yedi günde yaratıldı ve tamam, bitti. Koca dünya yoktan var oldu ve benim için bir sözcük dahi var olamadı. Ben de şu an, yine sarışın ve yeşil gözlü olmadığım, topuklu ayakkabılarla tıkırdamadığım, çok makyaj yapmadığım veya sportmen olmadığım için konuların kapandığı noktaya geri döndüm. Tek farkla, artık ne istemediğimi (artık bunu istemediğimi) biliyorum, şekillenecek çok şey kalmadı.

Bir arkadaşlığın aşka döndüğü veya dönemediği noktaların çok ötesindeyiz artık, o kadar uzaktayız ki gökkuşağı bizim için bir nokta gibi. Hem bence o şarkı da şöyle bir şey:

Somewhere over the friend zone,
Mavi kuş sanki bir düş.

(16 Ekim 2012, Boğaziçi Pastanesi)

haklı ama işe yaramaz gurur parçacığı


Bugün, pek adetim olmayan bir şey yaptım: Feysbuka girip, bir adamın fotoğraflarına baktım. Aslında ben bir tanesine tıkladım, başka albümler çıktı falan filan ama neyse ne, sonuçta kendimi durdurmadım. Adamın iki (sadece iki) fotoğrafında elinin (sadece elinin) duruşuna bakarak gidip bir kadına vardım. Ne kadınlar gördüm herkesin yırtık kotla, ütüsüz tişörtlerle gezdiği yerde topuklu ayakkabıyla geziyorlardı ve böylece dikkat çekiyorlardı, ne kadınlar gördüm sarışınlardı, ne kadınlar gördüm hep falanlardı filanlardı. Ben bu kadının feysbuktaki süslü püslü şeker kız fotoğraflarının, adam tarafından beğenilmiş olacağını biliyordum. Haksız da çıkmadım.

Sonuç: Üzerinde hiçbir hakkım olmayan adamdan (insan hakkını kendisi yaratır geyiğine girmeden), hakkında hiçbir şey bilmediğim bir kadına ulaştım. İlişkilerinin boyutu hakkında hiçbir fikrim yok. Adamın tarzını az çok bildiğimden, girip profil tarumar etmesinin ne demek olduğu konusunda bir fikrim var. Bunun elle tutulur hiçbir anlama gelmeyebileceği veya geldiği anlamı uzun süre götürmeyeceği ile ilgili de bir teorim var (buna belki başka bir yazıda, yine bu adamdan bahsederken gelebiliriz). Bir de, elimde haklı ama işe yaramaz bir gurur parçacığı var: Ben bir kadın olarak içgüdülerimde ekseriyetle haklı çıkıyorum.

Erkeklerin anlamadığı ve belki de sadece bariz olana odaklandıkları için hiçbir zaman anlayamayacakları bir şey bu: Beden dili konusunda kitaplar hatmetmemiş bir kadın bile, onların ufacık bir hareketinden, bir saniyeliğine birine bakmalarından veya duruşlarından, neye veya kime meylettiklerini anlayabilir. Bundan uzun süreli sonuçlar çıkarmak doğru, adamı bir şeyle suçlamak mantıklı olmayabilir, bunu unutmamak gerekir. Sadece orada bir his, bir çekim vardır ve işte bunun üstüne gidip gitmemek tamamen kadına (ve erkek tarafından paranoyak addedilmeyi ne kadar istediğine) kalmıştır.

Sevgili dilcund, "her paranoyak kadının arkasında onu aldatmaya meyletmiş bir adam vardır." der. Tersi doğru olmayan bir önermedir bu: Arkasında onu aldatmaya meyletmiş bir adam olmayan pek çok kadın da aynı paranoyaya sahip olabilir. Kaldı ki, ben bu sezgi, içgüdü veya NiveusP'nin deyimiyle "içdürtü" halini paranoya olarak tanımlamıyorum. Elle tutulmadan sezilebilen, gözle görülmeden anlaşılabilen, olsa olsa soyut diyebileceğimiz bir olguyu yok sayma çabası gibi buna paranoya demek. Ve bu sözcük lügata erkekler tarafından sokulmuş gibi. Bu yazdıklarımı önceden Twitter'da özet geçtiğimde bana sadece kadınların hak veya en azından yanıt vermesi de bunu gösteriyor. Kadınların birbirini anlayışı da erkekler için bir şey ifade etmiyor. Bu, onlara o kadar uzak bir konu ki...

Ekseriyetle hislerinde haklı çıkan biri olarak söyleyebilirim ki, bu haklı ama işe yaramaz gurur parçacığı bize üzüntüden başka bir şey getirmiyor. Acaba öyle mi, acaba böyle mi diye içimizin kemirildiği ile kalıyoruz. Bilmek istemediğimiz şeyleri bilir, görmek istemediklerimize tanık oluyoruz. Düşeceğimizi bile bile üstüne gidiyor, o açtığımız lanet gelesice feysbuk sayfasını kurcalamadan kapatamıyoruz.


"Ben bugün -yine- şuna kani oldum ki bir insanı görmek, görmemek filan değil sıkıntı: İki tarafın da feysbuk hesabı olduğu sürece o iş kaldığı sürüncemede lastik gibi uzuyor. Hay bin kunduz, elin gidiyor bir kere başharfine basıveriyorsun, işte karşında: Ne yapmış, ne etmiş, neyi ve malesef kimi beğenmiş, nereye gitmiş, neler çekmiş (fotoğraf babında), ne yazmış vesaire vesaire. Ona da bakayım, buna da, aman da ellerine sağlık, vay be ne yetenekler varmış sende, derkeeeen; "işte ben bu bakışı seviyorum" veya "yav ne komikmiş, yirim!" diye düşündüğün anda hooop başa döndün demektir, kitlenir kalırsın bilgisayar başında."

(Feysbuk a.q!, Nisan 2010 - demek ki her şey hep aynı)



Demem o ki, ortaya kuyu varsa ve yandan geçiyorsak, sevgili erkekler, size azıcık da olsa değer verdiğimiz içindir. Bizi anlamasanız da, sizi anladığımızı, fark ettiğimizi, daha kısa sürede daha iyi tanıdığımızı bilin, bu da yeter.



Canın isterse Ege'cim, hadi bay.


Ege'yi hep ve sadece böyle hatırladığımızı itiraf edelim. Tamam.


Hiç düşünmeden dinlediğimiz şarkılar vardı ya küçükken... Geçenlerde spordayken nereden aklıma geldiyse Ege'nin Yaz Aşkım'ı dolandı dilime. Sporda olduğumu özellikle söylüyorum, çünkü o esnada etrafta her spor salonuna CD ile dağıtıldığından şüphelendiğim bir apaçi müzik derlemesi çalmakta olduğu kesindi. Yani ben bir süredir başka bir müziğe maruz kalmamıştım.

Aslında tüm şarkı ibretlik bir paylaşım ama can sıkmak istemiyorum. En can alıcı kuplesini hatırlatmak gerekirse:

"Başlamam, biteceğini bile bile bu aşka başlamam
Ne seni ne de kendimi ateşe atamam
Anla beni yaz aşkım"

Belli bir yaşa geldiğimizde, diye düşündüm kendi kendime, bize bunu söyleyen adama "siktir lan yavşak, canın isterse" diyecek veya bu minvalde bir cümleyi biraz daha usturuplu dile getirecek inanmazlık seviyesine geliyoruz. Getiriliyoruz. Adam böyle deyince "ah canım beni de düşünüyor" deyip avunacak varsa aranızda, çıksın ortaya şöyle elimizi kolumuzu sürtelim, belki bir şeyleri unuturuz.


Tsss...
Aşkım diyor bir de hala pezevenk.

amaat

bir ihsan oktay anar değil bu, (ne haddime!)


hadi tamam yazışalım ama ben ciddi bir şey istemiyorum ama bir yere de gitme ama ben çok yoğunum ama beni bir tek sen anlıyorsun ama görüşecek zamanım yok ama yazışmak yetmez artık ama benim ol ama prensessin ama seni özledim ama “ben de” ama kalp ama değil ama seni istiyorum ama burada istemiyorum ama görüşelim ama ben gelemem ama ben sıkıldım herkesten ama sıkıldığım herkesle takılmam lazım ama hayatım değişecek ama kendiliğinden değişsin ama yalnızım ama kalabalığım ama ben istediğimde uzaklaşırım ama döndüğümde burada ol ama şeklimizi ben belirlerim ama ne istediğimi hiçbir zaman söylemem ama sen de çok önemlisin ama senin için bir şey yapmak zorunda değilim ve ben kalkar giderim ama ben aslanım kaplanım ve bana her şeyi açıkça söyle ama ben senin sorularını hep duymazdan gelirim ama ben mutsuzsam ilgilen ama senin bir sorunun varsa hadi ben kaçtım ama sana şakalar hazırladım ama beğenmediysen bozuşuruz ama seni başkalarıyla paylaşmak için özel bir isteğim yok ama anlat anlat heyecanlı oluyor...

ama ama ama ama anladığım bir ama varsa o da şu:

it must have been porn ama it’s over now.




yersen.

bir de şusu var bu şarkının, bir üst versiyon, bir başka yaş belki:
http://www.youtube.com/watch?v=vv9WkL7gIPw

"Adam kızdan hoşlanır..."

Üzülerek fark ettim şu uçakta, uyku arası sersemliğinde...

Son yıllarda tanıdığım erkekler arasında benimle aynı şeylere, aynı gerizekalı naiflikle inanan tek adam eski sevgilimdi. Sonra çok benzer olduğumuzu sandığım birçok adam tanıdım; birini sevdim, birkaçından da gerçekten hoşlandım ama onlar zamanın gerektirdiği kurnazlıkla kayıp gidebildiler hep; karşımda, yazımda, sesimde durdukları gibi durmadılar, hiçbiri.

Pişmanlık değil de, bunu fark etmek üzücü be.

Yani mesela, olanca hüznüyle şunu söylemeyecek bir daha kimse:
"Adam kızdan hoşlanır, kızın da ondan hoşlandığını sanır..."
 

Sadece eski sevgilim, yazışmalarımızın nereye gittiğini bilen, her şeyi şuurla ve isteyerek yapandı, belki benden bile çok. (Hatta belki ben ondan öğrenmişimdir ayağımı yere basmayı? Öyleyse, iyi etmemişim.)

Onun "canım"ı canımdı; demiyorsa da olsundu, demek ki söylemek istemiyordu. Gerçekte ortada olmayan bir şey beklemiyor; bekleneni veriyor, beklediğini alıyordu karşılığında. Ters köşeye yatırmıyor, bulanık bırakmıyordu. Siyahla beyaz vardı çünkü, gri yoktu lugatında.

Şimdi düşünüyorum da...

Çok adil ve çok hakkaniyetliymişiz.

(12 Mayıs 2012, Londra semaları)


:)

Sevimli filan davranmak zorunda hissetmiyorum kendimi, sosyal ilişkilerinin yükselişi fiziksel çöküşlerine bağlı olan tanıdıklarıma karşı. Birine onu önemsediğini onun istediği şekilde göstermekten imtina etmek acizlik bana kalırsa.

Çok mu mainstream geldi doğumgünü kutlamak?

Benim için doğumgünü önemlidir, bunu 98934801 kez tekrar etmem gerekiyorsa kendimi hiç tanıtamamışım demektir. Bu da benim aczim olabilir tabi.

Ben gülünecek bir şey göremedim vallahi.

bu bile.

O mailleri siler, sen saklarsın.

Bu bile, her şeyi açıklamaya yeterlidir.

Aslında'larınız size kalsın.

(Redd-i Aşk'a yerleştirmedir.)

Hep ne kadar kafa dengi, ne kadar süper biri olduğumu duyacak; benimle olan erkeğin acayip şanslı olduğuna, her erkeğin benim gibi bir sevgili istediğine dair zırvalar dinleyecek ama ne hikmetse, bunları söyleyen adamların yanında beş para etmez kızlar varken ben üçüncü teker olacağım.




Evet evet, gerçekten böyle olacağım! :))

Şurama kadar geldi bu zırvalarınız, tamam, kabul ettim.
Artık "aslında"larınızdan bahsetmenize gerek yok yani.
Sonsuza kadar susabilirsiniz.

sade, tan-go, rahat!

Pek sevdiğim Sade'nin pek sevdiğim Soldier of Love şarkısı bana Paulo Coelho'nun Işığın Savaşçısının Elkitabı'nı hatırlatır. Eyyamından ötürü pek sevmemişimdir o kitabı gerçi, Coelho'nun her kitabında hafifçe hissettirdiği "Yüreğinin Götürdüğü Yere Git" tarzı bakış açısı bu kitabın temasını oluşturur. Işığın savaşçısıymış... Yüksek Sadakat şarkısı gibi bir şey (allah bilir onlar da Coelho'dan esinlenmişlerdir).

Soldier of Love'ı uzun zamandır ilk kez dinledim ve izledim bu sabah, Ne kadar güzelmiş klibi, unutmuşum.



I've lost the use of my heart
But I'm still alive
Still looking for the life
The endless pool on the other side
It's a wild wild west
I'm doing my best

I'm at the borderline of my faith,
I'm at the hinterland of my devotion
In the frontline of this battle of mine
But I'm still alive

I'm a soldier of love.
Every day and night
I'm soldier of love
All the days of my life

I've been torn up inside
I've been left behind
So I ride
I have the will to survive

In the wild wild west,
Trying my hardest
Doing my best
To stay alive

I am love's soldier!

I wait for the sound

I know that love will come (that love will come)
Turn it all around

I'm a soldier of love (soldier of love)
Every day and night
I'm a soldier of love
All the days of my life

I am lost
but I don't doubt
So I ride
I have the will to survive


Dinlerken sözlerin ne kadarına katıldığımı hesapladım filan. "I'm at the borderline of my faith" mesela. Gerçi ben bu sınırın öte tarafına geçtim gibi hissediyorum. Sade'ninse hala umudu varmış.

//\

Tango meselesi var bir de. Hani şimdi erkekler mızmızlanıyor ya "kadınlar şöyle anlaşılmaz, böyle bilinmez" filan diye. Halbuki olay tangodaki kadar basit. Kadın seni itiyor, sen onu çekiyorsun. Senin hamlen bu. Sen itersen, o peşinden gelecek. Yoksa dans biter.

Kimse kimseye git demiyor aslında. Gözünün içine bakıp açıkça söylemedikçe her şey, esas oğlanla esas kızın "güya birdenbire" öpüşmeye başlayacakları (ama sizin bunu daha önce izlediklerinizden zaten bildiğiniz ve beklediğiniz) tırt bir senaryo. Yazılmış, oynuyoruz. Ya da oynuyorlar, neyse işte. Sade oynuyor olabilir.

//\

Bir de rahat duruş var ki, o sıkıca rahat duruş... Asker rahatı hani, yalandan.

Rahatmış...

"Rahat duruşum askerdeki rahat gibi benim. Ünlem işaretli, dimdik, ayaklar omuz genişliğinde açık, kollar dirsekten kırılıp arkada kavuşturulmuş, bir el diğer bileği tutuyor. Rahatlığım bu, nasıl rahat olacağım kurallarla belli."


İşte o rahat duruşlardan gerçek rahatlığa erişebilmek için görüşmeye devam etmediğim, artık kim ne düşünürse düşünsün ve kimin hatrı için olursa olsun karşı karşıya oturup, içip, memleket meselelerinden veya edebiyattan bahsetmeyeceğim adamlar var ki ben ertesi sabahlar çirkin uyanmayayım dünyaya ve onlar da sevdikleri edebiyatla yaşayıp gitsinler. Benim kaybım değil, diye düşünüyorum.

Beni kaybım değil diye düşündükçe de, çarptıkça acımasın diye kendimi pamuklara sarmaya çalıştıkça kibirli biri olup çıkacağım diye korkuyorum.

Neyse, belki bahaneyle dengeleniriz. Fazla alçakgönüllü olduğumu duymaktan çok sıkılmıştım zaten.

iyi karar / kötü karar


Bana yüzyıllar gibi gelen bir süre önce Osman'ın evinde unuttuğum iPod'umu almak için ona uğradığımda, televizyondaki filme takıldık. "Seni Uzaktan Sevmek" arabeskliğinde Türkçe'ye çevrilen "Going the Distance" diye bir film, Drew Barrymore oynuyor, bir de adını aramaya üşendiğim şu "He's Just Not That Into You"daki başrol oyuncusu, hani sonradan aklı başına gelen... Neyse. Filmi anlatmayacağım ama konudan bahsetmem lazım: uzaktan kumandalı ilişki yürütmeye çalışan bir çifti anlatıyor, 4 ayda toplasan 40 gün görüşmemiş ama biri doğu, biri batı yakasında ayrı ayrı işleri olan esas oğlan ile esas kız.

Olay sürekli "sen buraya gel" "hayır sen gel" ekseninde, işte "sen işini sevmiyorsun zaten, bırak gel işte"lerin, "ama işte burası da New York şimdi"lerin sürekli konuşulduğu bir hal alıyor, sonunda bir tanesinin canına tak edip de diğerinin yanına taşınmaya karar verene kadar...

İşte olay o zaman patlak veriyor. Birine gel demek, git demek veya istediğini yaptırmaya çalışmak, o istemediği sürece kolay çünkü. Ama karşıdaki insan bir fedakarlık yapmaya kalktığında, bunu gerçekten içinden gelerek yapıyor olsa bile, şunu düşünürken buluyoruz kendimizi: "Bu, bunu benim için yapıyor ve gün gelip bana kızabilir, beni suçlayabilir veya en iyi ihtimalle bunu benim kafama kakabilir."

Kızın diğer şehre taşınmaya karar verdiği an, aslında gerçek düşüncelerin söylendiği ve topun karşı tarafa atılmadığı küçük bir zaman dilimi artık ve o zaman diliminde doğru mu, yoksa yanlış mı karar verildiği ortaya çıkıyor. Bir nevi Matrix hali: Kız hiçbir zaman taşınmaya karar vermeseydi, taşınmama kararı hiç kesinleşmeyecekti.

En kötü karar bile kararsızlıktan iyi dedikleri bu olsa gerek - sonunda değiştirebilmek için, önce kötü kararı vermek gerekiyor.

O eski halinden eser yok şimdi.

Hayatım boyunca gerçekçiydim. Gerçekçiliğim bazen bir övgü, bazense bir suçlama olarak çıktı karşıma ama sonuç değişmedi: Böyleydim. Hayallere kaptırıp gidemez, ayaküstü hikayeler uyduramaz, boyama kitaplarımı saçmasapan renklerle dolduramazdım. Benim için gök hep mavi, çimenler hep yeşildi ve evin üstünde yanan kutu değil, bacaydı.

İlk kez bugün fark ettim gerçekçiliğimin tek bir zayıf karnı, işlemediği tek bir yer olduğunu: İnsanlar. Aylar, yıllar geçiyor ve ben zamanla, sinyallerini vere vere azalan yakınlıkların veya ani gözden düşüşlerin üstesinden gelmemiş olduyorum. Birçoğundan fazlasını yaşamış, daha çok sıkıntıya göğüs germiş olabilirim, böylece güçlenmiş de olabilirim ama kendi kendimi, kaybettiğim birinin tanıdığım veya tanıdığımı sandığım insan olduğu fikrinden vazgeçirecek denli güçlü ve kararlı olamamışım. Onu özlemiş, anlamamışım; "o bana bunu nasıl yapar?" diye sormuşum hep.

Halbuki bana bunu yapan "o" değil ki hiçbirinde. Aynı o sevdiğim o mu o artık? Hayır. Neyi özlüyorum? Eski, bildiğim halini; beni dinleyen, anlayan, seven, zorlayan, gözümün içine bakan, bana karşılık veren halini. Göremiyorum, o eski halinden eser yok şimdi. Görsem, kabullenemiyorum. Tüm bunlar benim için fazla gerçekdışı.

Bir idrak etsem bu gerçeği, "sen o değilsin" deyip kapı dışarı edeceğim bu tanımadığım insanı ama yok, benim hala umudum var, insanların iyi niyetine olan umudum... "Peki bu kadar anlattığın şeyden sonra, nasıl kopmuyor bu ilişki?" sorusunun cevabı bu. Bilmiyorum nasıl kopmuyor, sadece o iyi niyete olan inancıma bağlı, duruyor işte öyle. Hiç kopmayacağının garantisi yok ama belki, bu noktaya gelmesi ne kadar sürdüyse bir o kadar daha zaman geçer ve bu arada, güçlenmenin yolunu bulur ilişki. Bu da umudum işte, benim hala.

Bu umut yoruyor beni. Ah, ah; insan yorulduğunu oturduğu zaman fark ediyor ancak ve bunu fark ettiğinde de bazen ağlıyor, acıdan çok yorgunluktan ağlıyor insan.

Tüm bunları fark ettim ben bugün, ağlamamak için camı açıp atkımı gevşetirken.

Bana birinin gerçekçiliğimi hatırlatması gerekiyor, yoksa insanları kanadıkça kayıptan öleceğim. Bu hatırlatma işi için bütçe bile ayırabilir, kendime mütemadiyen beni bana iteleyen bir papağan tutabilirim. Hayır, karga istemiyorum, kılavuza ihtiyacım olmayacak. Sadece hatırlatma. "Hatırlatma kağıdı" gibi, kopya değil de.

Sanırsam bu papağanlara günümüzde "profesyonel yardım" deniyor.

Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!