... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

alışveriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alışveriş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ayfon!

"aldim genc 920 dolarimi hazirla(850+tax)"

Son zamanlarda aldığım en güzel mesaj bu. Pepe(e) gibi teeey tey diye halay çekmek, oradaki zürafalar gibi içimden kıkırdamak istiyorum.

iPhone 4S, siyah, 64gb (olmuşken büyük olsun, tüm hayatımı içine alsın dedim).

İlk indireceğim uygulamayı tahmin eden?

Bittiniz olm, kaçacak yer arayın bundan sonra.


Bu notcağızın asıl sebebi ise, sözün sözde kalınca uçup gidecek olması.

İki kişi karşılıklı otururken telefonu elinden düşürmeyen buldumcuklardan olmayacağıma söz veriyorum.

Bu.

Ataletten Gömlek

Beni girdap gibi içine çeken atalete savaş açtım. Biraz yorucu olmuyor değil. Özellikle de "sikicem ya çok sıkıldım ben artık" diyerek yataktan kalktığım düşünülürse... Lakin kanımın son damlasına kadar savaşacağım.

Bu savaş kapsamında, zaman zaman kısa veya uzun süreli kendime gelişler yaşıyorum.

Kalkıp kuaföre gidiyorum mesela. Saçımı kestiriyorum. Güzel oluyor. Sonra ben hiçbir şey yapmadan, sanki mevsim yazmış, sanki kumlarda uyuklamışım da uzun süre güneşe maruz kalmışım gibi saçlarımın uçları açılıveriyor. Tabi ki sarı olmuyor; ama ilginç bir kızıl renge dönüyor. Kardeşimin saçındaki meç gibi, 26 yaşımda meç edindim kendime. Garip bu, ama çirkin göründüğünü söyleyemeyeceğim. Saçım bir şeye pek sevindi ve kendi kendine kına yaktı, diye düşünmeyi tercih ediyorum.

Sonracıma, gidip Lush'tan kendime doğal ve organik olan her şey gibi gereksizce pahalı bir şeyler alıyorum. Her gün yüzünü yıkayan biriymişimcesine sabun alıyorum mesela. Sürekli kullanacakmışım gibi, krem alıyorum. Pıtır pıtır şekerli, mis gibi vanilla ve çikolatalı dudak şeysi alıyorum. Peeling sözcüğünü kullanmayı sevmeyişimi seviyorum. "Şeysi" daha güzel.

Body Shop'un mis gibi yaban gülü kokan el kremine tav olmuşken, bir de hiç yapmadığım bir şey yapıp göz kremi ediniyorum kendime. Her şeye bu kadar gülmeye devam edersem, kırışıklıkların eli kulağındadır çünkü. Ben onları avantaja çevirip haklarında şarkı da yazamam Şebnem Ferah gibi. Olsa olsa çok güldüğümle övünürüm.

Gidip fotoğrafını çekemeyeceğim şeyler aldığım reyonlarına uğruyorum mağazaların. Şunu söylesem kafi: Kimse görmeyecek bile olsa, kadınlar kendilerine güzel iç çamaşırları almaktan vazgeçmezler. Annemin bir arkadaşı vaktiyle, evden hep temiz ve güzel çamaşırlarla çıktığını, çünkü bir kaza filan geçirecek olsa ve acilen hastaneye kaldırılsa, insanların onu çirkin çamaşırlarla görmelerini istemediğini söylemişti. (Ben bu muhabbetten çok sonra, kadının bu fikrini Teoman'ın sözlerine benzetecektim: "beğensin diye gelirse ölüm, makyajsız gezmezdi")

Spora başlıyorum kuzenle birlikte. Salon sporundan nefret ediyorum, ama squash, hobim olacak kadar eğlenceli gibi görünüyor, şimdiden çok seviyorum. Ofisimden görünen ve yaz boyu orada keyif çatanlara sinir olduğum havuza giriyorum cıp cıp. Ellerim buruştukça içim dümdüz oluyor.

Olmak istemediğim yerlerde olmuyorum, yine de bir sürü yerde olabilişimin değerini biliyorum. Hiçbir zaman yerimde duramayacağım. Bu bir inat değil, bir gerçek ve bunu kabullendim.

Her geçen gün birbirlerine "karı paslayan" arkadaşlarımın aslında aşkı aradıkları gibi zırvalarını dinlemiyorum artık. Velhasıl, beni sinirlendiren saçma savlara kulaklarımı tıkadım.

Evde durup duran gitarın tellerini de değiştirdim miydi, gelsin Akdeniz akşamları (bakarsın gerçekten öğrenivermişim?)

İyi.
Daha iyi olacak.

Material girl?

"Parayla saadet olmaz diyen kişi nereden alışveriş yapacağını bilmiyordur."

Blair Waldorf

Bu lafın, eğer şimdiye dek kullanılmadıysa, çok yakında kullanılmasını bekliyorum bir alışveriş merkezi reklamında. Hiçbir zaman anlam veremediğim bir slogan olan E=mc^2'den daha uygun olacağı kesin.


Bozcaada: Serim

Hayatımda iki tane ada var.

Biri şehre 1 saat uzaklıkta, Marmara'da. Orada evim var; babam, akrabalarım, anılarım var. Oraya hükmedebilirim aslında, istesem yapabilirim bunu. Değiştirebilirim bile. Ben oraya bu yaz iki kez gittim.

Diğer ada uzak, en az 6 saat. Tee Ege'de. İki feribota biniliyor giderken. Orayla herhangi bir bağım yok, çocukluğum orada geçmedi, orada hiç bisiklete binmedim, evim barkım yok, tanıdığım kimse yaşamıyor orada. Üstelik suyu da daha tuzlu. Ben oraya da bu yaz iki kez gittim.

Aidiyet hissi anlaşılabilir veya tartışılabilir bir şey değil. Yirmi yıldır tanıdığının değil de, üç yıldır tanıdığın kişinin canından can olması gibi aynı, açıklaması yok. Gel gör ki, ilkinin etiketi Ada iken, ikincisininki Bozcaada.

Bu yaz ikinci ve kısa Bozcaada gezimiz kalabalık olacaktı. Kalabalık dediğim yine 8-9 kişi; biz ne zaman kulüp tayfasıyla bir yere gitmeye karar verip 2 kişi kalmışızdır ki zaten? Yok öyle bir dünya. Yerlerimizi ayırttık, akşamları gideceğimiz lokantalara bile gitmeden rezervasyon yaptırdık, yine düştük yollara, yollara, yollara.

Yola düşmeden önceki gün üç şey aldım. Kumsalda heba olsa çok üzülmeyeceğim bir çerez kitap olarak, D&R'da bulduğum Carrie Günlükleri, ama İnkılap Kitabevi'nden (içimde markete inat bir bakkal dostu yattığı doğrudur), aldıklarımın ilkiydi. Arkadaşlarımın muştaya benzettiği kalpli yüzük, ikinci. İnsanı darmadağın etme kapasitesi bakımından benim yüzüğümdeki üç kalp de muştayla çok net kapışır. Son olarak, sezon sonu bikinim. Leopar hiç tarzım değildir aslında, kendime de inanamayarak yaptım bunu, çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu taam mı.

Bozcaada'ya gider iken aldı da beni bir kokoşluk... Aşağıdaki fotoğraf altın varaklıdır, aman diyeyim gözlere dikkat.

Bozcaada'dan dönerken de üç şey aldım, ya da üç çeşit şey diyelim: Gönlümce gezdiğim kitabevinden bir sürü kitap, kitap ayraçları yine -tabi ki- ve kırmızı şarap, roze şarap, şarap likörü... Geçen sefer ve bu sefer aldığım ufak tefek hediyelerden bahsetmiyorum, onlar sürpriz oldu veya olsun.

(Yeni Yılla Gelen Kedi'yi alırken aklıma sen geldin Vladimir (ister istemez; bıyık ve kedi - anahtar kelimeler!) okuyunca haberdar edeceğimdir.)

Bu elbette bir girizgahtı sevgili izleğenler, asıl yazı yarısı yenmiş tedirgin sazan gibi tamamlanmayı bekliyor. Bir diğer deyişle, fotoğraf makinesi sahibi arkadaşların keyfini bekliyoruz hep beraber. Ağı serdik, haydi rasgele!

Nine West, ten sizes

periyodik tablodan zor yemin ediyorum


Nine West'e girdim bugün ama benim neyime tabi... Ayakkabı almam lazım arkadaşım, hazır indirim var, görüyorum beğeniyorum da, ama bu Elle'dir, İnci'dir tüm kadınların peşinden koştuğu pis mağaza zincirleri 40'a kadar yapıyor ayakkabılarını. 40 ne be, lise 2'de 42 giyen arkadaşım vardı benim?!

Ben büyük kalıplı bir 40 veya normal bir 41 istiyorum, çok mu zor yani? İlla Dorothy Perkins'in 875 pont topuklarını mı giymek zorundayız?

Neyse, Nine West yapıyormuş diye girdik bugün; tam bir zevksizlik silsilesiydi içerideki ayakkabılar ama hadi, bir ayakkabıyı zar zor beğendim, görevliye dedim ki (tezgahtar değil, ehm, satış görevlisi): "Bu ayakkabı kaç numaraya kadar var sizde?"

"10" dedi adam.
"Efendim?" dedim.
"10 numaraya kadar var ayakkabılar" dedi.

Sen nerde ayakkabı sattığını sanıyorsun 1, sen kiminle aşık attığını sanıyorsun 2;

"O zaman 7 buçuk veya 8 var mı bakar mısınız?" dedim. Ve bana uzaktan "neymiş?" diyen anneme "gavurca numaralarla anlaşıyormuşuz da" dedim.

Ha-ha!

Yokmuş ayakkabının numarası, ama görevlinin bana bakışını hiç unutmayacağım.

İngiltere Gün7: Cool Brittania

İngiltere'deki son günüme ister istemez "ulan yarın iş var allah kahretmiye" düşüncesiyle uyandım. Ama biz kendimiz kaşındık, orası çok belliydi. İnsan pazar gecesi 22:30'a dönüş bileti alırsa, ertesi gün Türkiye saatiyle 04:30'da havalimanına ineceğini ve pazartesiyi pert halde geçireceğini hesap etmeli. Ama yoook, genciz ya, koymaz ya bize... Sabah 06:18'de evimde yatağa girdiğimde hala kendi kendime küfretmekteydim.

Neyse canım, ne olduysa oldu, biz son günümüze dönelim. Son günü alışverişle geçirelim, sonra da azıcık kafa dinleyelim dedik bizimkilerle. Vaktiyle bir arkadaşın, ki isim vererek rencide etmek istemem ama adı Jerfi, bir haftasonu sırf alışveriş yapmak için uğruna İngiltere'ye gittiği Primark idü bizim de uğrak yerimiz. (Uğrak yeri. Uğrak. Uğrak. Aha da kaybetti anlamını.)

Alışveriştiğimiz bizim olsun, zaten anlatacak da bir şey yok. Sadece Türklerin Türklüklerini belli ettiğini söyleyebiliriz orada da, en son hangi reyondan bir şey aldıysa oraya en yakın kasaya seğirtip 15 dakika kuyruk bekleyen güruhun aksine, erkek bölümünde alışverişin çıldırış boyutuna gelmeyeceğini hesap edip hemencecik işimizi bitirdik. Çok mu uyanığız? Bence hayır; ama adamların bizim gibi sürekli hesap yapan bir kafası yok ki. 10.20 pound hesaba karşılık 20 pound ve 20 sent verdiğimizde; önce 20 senti geri verip sonra 9.80'i bozuk olarak geri veren adamlardan bahsediyoruz.

Mehmet Kocabaş geçenlerde verdiği bir eğitimde "Türkler en şanslı adamlardır, dünyanın her yerinde çalışabilirler. Çünkü hiçbir şeye şaşırmazlar." dedi. Kesinlikle haklı adam ve bence hiçbir şey için gurur duymuyorsak bile bunun için duyabilmeliyiz: Biz her İK'nın peşinden koştuğu o kalifiye adamlarız (ha, recruitment tamam ama retention istenen seviyede değildir, o ayrı. Boğaz'ı özlüyoruz abi, napalım...)

Primark sonrası elimizde koca kesekağıdı poşetlerle, yağmur altında yürüye yürüye Hyde Park'a gittik. Buraya bir anekdot sıkıştırmam lazım. İngiltere'de döndüğümde eniştem bana şimdiye kadar gördüğüm üç Avrupa şehrinin hangisinde yaşamak isteyeceğimi sordu. Amsterdam ile Londra arasında kalıp sonra Amsterdam dedim. Viyana'yı direkt eledim evet, Alman bile olmayıp onlarla eşit snoblukta adamlarla yaşayamam uzun süre. Amsterdam'ı seçmemin sebebi ise aklınıza gelen ilk şey değil :) Basitçe, Signs filmi kadar basitçe, sebebi su. İçinden su geçen şehri severim ben. Yürümeyi sevmesem de gideceğim yere yürüyebilme ihtimalimi severim. Bisiklet severim, bisikletin bir hayat tarzı olmayışı İstanbulum yeditepemin en büyük eksikliğidir gözümde. İşte o yüzden Amsterdam dedim. Bu hikayenin Londra'ya bağlanan kısmı ise, yanıt vermeden önce iki şehir arasında kalıp düşünmem, kısa süreliğine de olsa. Eğer bunu yaptıysam sebebi Hyde Park'tır; fakat sorsanız, nedenini uzun uzadıya anlatamam.

Hyde Park'ta göle ve kümes hayvanlarına karşı kahvelerimizi içerken de, tatillerin olmazsa olmaz fotoğrafını çektim, buyrun:


Gördüğünüz gibi bu fotoğraflar illa ki kumsalda ve çıplak ayaklı olacak diye bir kaide yok :)

Hyde Park'tan otelimize, oradan havalimanına duty free'ye gittik. Dönüş hüznünü alkole boğdum; henüz içmeyip sadece satın alsam da... Duty free'leri bu yüzden çok severim, insana ucuz içkiyle kendini iyi hissettirir giderayak.

Baktım bizimkiler Clinique olsun (klinikuğe:)) Armani olsun kozmetiğe ve parfüme boğulmuş durumda; şu işe bir de ben el atayım dedim ama nerde... Vallahi hiç anlamıyorum bu işlerden, hazır yurtdışına gelmişim şu bakım setinden bi tane alayım gibi bi kafam hiç olmadı. Bu yaşa geldim, kadınlığımı keşfedemedim mi nedir daha; koku derseniz aklım anca iki tanesi 6 pounda satılan After Eight'lerin nanesine gidiyor. Bi olamadım yahu!

Neyse canım neyse, yumurta kapıya dayanınca ne gerekiyorsa onu oluruz biz de, hem "ona o kadar para verilir mi yeaa", dimi ama?

Böylece bitirdik İngiltere'yi. Vizem 6 aylık, bir sürü kullanmadığım iznim var, Mart'a kadar yine gideceğim kesin. O zaman neler yapacağım hakkında fikirlerim bile var. Olmadı abi, İngiltere'de de yaşayamadık; ama yaşayamadık dedimse, eğlenmedik demedim. Sonuçta, Cool Brittania!


(03 Ekim 2010, İngiltere)

IKEA Aile Çay Bahçesi

IKEA'ya gitmeyi çok seviyorum. Tenhayken rahat rahat alışverişimi yapabildiğim için; kalabalıkken ise ne kadar şahane bir hayatım olduğunu bana hatırlattığı için. Hayatınızla ilgili şükran duyacak şeylerin azlığından şikayetçiyseniz, bu pazar IKEA'ya gidin. Evinizde yerleri öpeceksiniz dönünce.

En son yeni evin abajur ve benzeri ihtiyaçlarını karşılamak üzere IKEA'ya gittik. İçeri girmemiz birkaç dakika sürdü; eskiden herkesin elini kolunu sallaya sallaya girdiği mekanın kapısına iki tane detektör koymuşlar, acaba neden... Neyse çantamız falan da yalandan kontrol edildikten sonra içeri sıvıştık. Sıvıştık, böyle elleri kolları kaldırarak yeri geldiğinde, bulunduğumuz kalabalığın şeklini alarak içeri girdik. İçerideki kalabalığı tahayyül edin: o an Prof. Dr. Sevil Atasoy içerideydi ve Hatice hanım oturma odasında şamdanla adam öldürse yakalayabilecek durumda değildi.

Bayrampaşa, IKEA için biçilmiş kaftan. Hem şehrin yeterince ortasında, hem de yeterince uzak. Lakin çirkin bir yer Bayrampaşa (bu kadar söyleyip geçiyorum, hümanizme bir darbe de biz vurmayalım). Burada yaşayanların sayfiye yeri sanıyorum IKEA. Boşlama alanı. Turkuazoo olması beklenirdi ama tabi 35 lira giriş fiyatıyla bu akvaryum, üstelik gidip konu komşuyla oturulacak dahaönceüstüne1000kezoturularaktestedilmiş koltukları da olmadığından, IKEA ile yarışamıyor.

Ortalama Bayrampaşa ailelerini doğal ortamlarında gözlemledim. Ailenin bir bireyinin (anne), gereksiz bir un eleği veya elma dilimleyicisi dahi almadan ok gibi içeri fırlayıp restoranda yer tuttuğunu, başka bir bireyin (baba ve illa ki çocuklar, çünkü hepsi birlikte girmezlerse olmaz) sıraya girdiğini ve tümünün sınırsız soğuk içecek eşliğinde yemek yiyip sınırsız çay-kahvelerini kendilerinden başka kimse ayakta beklemiyormuşçasına aheste aheste içtiklerini gözlemledim. Pazar günü, sayfiye yeri, IKEA aile çay bahçesi. Pusetteki bebekler için ideal! (Gelirken onları anneannelerine bırakmayınız)

Tabi Türkiye köfte konusunda gerçekten çok geri kalmış bir ülke. Milletçe köfteye en ihtiyaç duyduğumuz günlerdeyiz, o yüzden de IKEA'nın restoranının başka her ülkeden daha çok ciro yapması oldukça anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir durum.

IKEA'da dolaşırken şunu duydum: "Abi gelin bi su alalım sonra sınırsız kola içeriz." Çünkü suyun yanında bardak alınca "ben bunu su için aldım" deme şansı var kişinin. Güveni suistimal etmeye meyilli bu kişi sebebiyle IKEA restoranlarına bir çeşit daha bardak temin edilmesi yakındır. Sapla saman, suyla kola birbirinden ayrılsın diye.

Bir de çocuk oyun salonu denen cehennemle tanıştık. Bizim yolumuzun üstündeydi, siz eğer pas geçebiliyorsanız başka kısayollardan filan gidiniz. İlginç bir tespit çıktı aslında: İsveç, tüm dünyada çocukların zekalarını geliştirmeyi ilke edinmiş oyuncak Ar-Ge'sini bir çekiç ve birkaç parça tahta vasıtasıyla silip atmış durumda. Çocuk oyun salonu denen yer, bir sürü küçük masa ve taburenin olduğu ve bir sürü veledin ellerinde tahta çekiçle, önlerindeki tahtalara manasızca vurduğu bir yer. Tak TAK TAK! sesleri içinden geçerken dişe dokunur bir şey yapıp yapmadıklarına baktım, hani ellerindekilerle ordan fırlayıp duran köstebeklerin kafalarına vursalar bu kadar anlamsız olmazdı. Tahta çubuk bir yere kaçmıyor ki yahu, neden vuruyorsun hunharca? Bildiğin bambam oyuncağı: Yoksa siz de mağaraadamılaştıramadıklarımızdan mısınız?



İşte o kulak katili bu! NÖBETÇİLER!


Ülkemizin potansiyel gerizekalılarını marangozluğa mı özendiriyorlar, yoksa çocukları olması gerekenin üstünde desibellere maruz tutup salaklaştırıyorlar mı, belli değil. İsveç bunu pilanlamış da olabilir, tüm bunlar bir komple olabilir...

Ben tam bunları düşünürken bir anons geldi büyük yerden: "Sayın bilmemkim, lütfen çocuk oyun salonuna geliniz." Ben o anonsu kafamda şöyle devam ettirdim: "... çocuğunuzu kaybettik, lütfen gelip bulunuz." Ah ne güzel olurdu kaybolsalardı! Kesin kafasına vurmuştur biri, birinin. Tahta çekiçle.


(17 Ekim 2010, Bayrampaşa)

boşvermişim dünyaya


Kendimi askıya almışım.

Susan Miller ne demiş, hangi gezegenler birbirine girmiş, vallahi ilgilenmiyorum. Sofi'nin Dünyası okuyan küçük çocuk gibi gezegenleri atlayıp direkt önemli tarihlere geçiyorum.

Almak istediğim, yapmak istediğim bir sürü şey var ve liste bile yapmıyorum.

İki aydan fazla zamandır her an taşınacak halde olduğumuzdan odam acınacak halde, umursamıyorum; ama orada zaman da geçirmiyorum.

Deliler gibi şarkı indirmek, dinlemek, müziklerimin bilgisayarlara sığmaması gibi hain planlarım var.
Deliler gibi alışveriş yapmak, giyinmek, aldıklarımın dolaplara sığmaması gibi daha hain planlarım da var (bu daha zor. Fashion's Night Out mudur nedir, ona mı gitsem? 1000 liradan 500 liraya inmiş olabilir D&G ceketler filan, ha-ha!)

Oyun oynamak istiyorum, hatta spesifik olarak bilgisayara counter yüklemek istiyorum, oynamak istiyorum botlarla da olsa.

Tamir ettirilmesi gereken bir sürü şey var evde.

Bense eve girip oturuyorum sadece. Boşvermişim boşvermişim boşvermişim dünyaya ve bu beni rahatsız ediyor.

Kendimi organize etme zamanı geldi; taşınılacak, temizlenilecek, tüm süprüntülerden kurtulunup yeni listeler yapılacak, bir plan içinde plansız yaşanacak ve o "snooze" tuşu, biraz daha uyumak harici tüm sebepler için unutulacak.

Bugün hava güneşli :)

1. Geleneksel

Bugün annemlere giderken yolda bir indirim ilanı gördüm: Çokokrem'de indirim varmış Rammar diye bir markette. Marketin sloganına dikkat:

Yeni bir gazete çıkarıp ilk günden Türkiye'nin Gazetesi iddiasında bulunmak gibi, bellatrix HT diye bir kanal açıp en iyi kanal demek gibi, ilk olan bir organizasyona gelenekseli yapıştırmak gibi bir şey (umut fakirin ekmeği tabe).

Yaratıcılıktan yoksun metin yazarlarını çayıra salıp rammar'a kayırtırsan böyle olur işte, bi Allahın kulu çıkıp da napıyoruz lan biz, dememiş. Bir umudum, değişmez adres derken "biz bu marketin olduğu yeri satın aldık, kiralık değil o bakımdan değişmez" diye düşünmüş olmaları.

Çok ilginç anne, çok.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!