... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Levent Yüksel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Levent Yüksel etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Uçurtmalar da ölmez.

Yokmuşum gibi hissettiğim zamanlarda yokmuş gibi olan şeylere ilgim artıyor benim. Daha çok sevmiyorum, ama daha çok dikkatimi çekiyorlar. Kara kediler mesela. Dilenciler. Çiçekçiler. Gözünün içine bakılmamaya çalışılan müdürler.

Bir kasedin en az dinlenen şarkısı.

Levent Yüksel'in en iyi kasedi ilk kasedidir, "Med Cezir". Uçurtma Bayramları da onun orda burda en az söylediği, benim en az dinlediğim şarkılardan biridir.

Bir rüya bir ümide yaslanıp yaralandık
Tutunduk sevgilere düşe kalka
Hep yol aldık
Yenilme gel yenilme
Belki de aldatıldık
Belki dünya hiç dönmüyor
İmkansız yanıldılar
Ölüm yok ölünmüyor
İmkansız ah imkansız

Gel, uçurtma bayramları var
Haydi sevin de gel
Ölümsüz özgür çocukluğuna
Yeniden yol ver

Haydi koş haydi gel
Bir avuç sevinç al annnenden
Bana da biraz ver
Öylesine öylesine yalnızız ki
Şu koskocaman şehir ve biz bak ne olur
Bari sen gel

Ölümsüz, özgür çocukluğuna yol ver diyor Levent Yüksel. Tabi, ölümsüzüz, çünkü ölüm yok, ölünmüyor.

Gerçekten de ölünmüyor, ağaçta takılınıyor hep, yere düşmektense. Bu söylediğim bundan sonra kahkahalar attığım tüm zamanları yalan, beni de sahte çıkarmasın ama ben bazen yaşamak istemiyorum, ama yine de ölünmüyor. Ölmüyorum, çünkü yaşamamak da istemiyorum. Çünkü pek de umurumda olmuyor.

Niye böyle, valla ben de bilmiyorum anne. Sırtımı neden bu tarafa verdiğimi açıklasam belki bir ipucu olurdu ama boşver, gereksizcesine uzun bir hikaye. Yorgunum ben. Sen denize bak, kafana çarpmak üzere olan olta kurşunlarına dikkat et ama, ben de Karaköy iskelesine bakmaya devam edeyim.

(17 Eylül 2011,Galata Köprüsü)

Ben hiç... Uludağ'a gitmedim!

Uludağ'a gittim yine, snowbreak'e. Bunca işin gücün arasında! Yazın izinleri bitirememenin yararları işte. Ve çok kararlıydım, sis mis demeden, gözün gözü görmediği bir yarın gün haricinde gece 1,5 saat da uyusam, perişan da olsam, ihtiyar da bahtiyar da olsam attım kendimi piste. Kar tatili yatma yeri değildir. Neymiş? Deelmiş.

Hem de ilk kez kayak üstüne portakal keyfi yaptım. Alçak basınçta daha iyi oluyormuş, deneyimledim, sabitledim. Bir yandan da tek kulağımda çalıp duran albümü dinlerken dedim ki, kayarken dinlenecek en iyi Büyük Ev Ablukada şarkısı "nasıl istediysen öyle işte"dir. Tam kararında bir gaz.

Bir saat süren bir telefon konuşması yaptım bir ara. Dünyayı kurtaracağız ya, birilerini kurtaracağız ya. Ulan şu bir yerlere soktuğum, başka bir deyişle -çoğunlukla- başına çorap ördüğüm adamları toplayıp CV'me yazsam da referans olsalar bana keşke. Bir tek kendimi kurtaramıyorum. Canım sıkıldı, geç bunları dedim anam babam, geç bunları; kendimi kardan adamcığa verdim. İnce işleriyle uğraştım, burun yapmak gibi filan. Burun deyip geçmeyin, siz kardan french curve yapmak ne zordur, bilir misiniz? Mimarlık filan okuyor olsaydık yapmıştık koca bir T cetveli, bitmişti. Ama yok, onda da iyi kötü bir yol bulduk, ENSO ENSO bacaksız. Sonra da iki saatimizi harcadığımız adamcıkla sonsuz fotoğraf çektirdik ve donan kemiklerimizi ısıtmak için uzun süre sıcak suya tuttuk kendimizi. Ama çok uzun değil, yetişmemiz gereken bir fasıl vardı.

Fasıl, allahın emridir snowbreak'lerde. Fasıl, restoranda herkesin bir arada oturması, meze namına ne sayılabilirse ondan tabaklar yapılması ve rakı içilmesi, süt yönkura "herkes rakısını iiiçmiş" yapılması, şarkılar söylenmesidir (ağlama değmez hayat, beyoğlunda gezersin, muhabbet bağına girdim, yar saçların lüle lüle ve daha birçokları); illa çok eğlenmeyen birilerinin rahatsız edilmesi, şikayet gelmesidir ve susulmamasıdır. Snowbreak sözlüğünde fasıl budur.

Masadaki en kıdemli adam olmaktan çok uzaktım, benimle kadeh tokuşturan adamın 11. kar tatiliydi bu mesela. Öyle bir mazi. Ama gelin görün ki, en kıdemli kadındım ve süt yönkurun dişi kısmısına rakı içirmek bana düştü. "Ee" dedim o zaman "madem eşitsiniz, bir dikişte için de görelim."

Oradan, kafalarımız bir dünya dışarı çıktığımızda lobide her akşam olan canlı müziği kimsenin dinlemeyişi rahatsız etti bizi. Daha doğrusu Tanuj bizi gaza getirdi, hadi hadi, adamları dinleyelim biraz, diye. Özellikle alkollüyken kendi eğlencesini kendi yaratmayı krallar gibi beceren bir grup olduğumuzdan hemen düştük peşine Tanuj'un. Üstelik geçen yılki gibi, repertuvarları kolbastıdan ibaret insanlar değillerdi müzisyenler, iyilerdi (emeğe saygı). Lobide mantarlayan insanların arasında deli gibi hoplayıp zıpladık, dans ettik. Ve tabi ki fasıldan beri süren yoğun ısrarlarım sonucu Fatoş söylememiz gerekti, çünkü bazı gelenekler sadece çok güzel oldukları için devam ettirilmelidir, bu geleneği oturtan adam eski sevgili de olsa hatırlayıp şukusunu vermek gerekir, içinde hüzünlü Sezenli "ben bir karaağaç gölgesi buldum" söylenen hiçbir fasıl normalde Kazım Koyuncu'nun k'sinden haberdar olmayan adamların Av Mevsimi'nde duyup (veya paylaşılan videolarda görüp) dillerine pelesenk ettiği Hayde ile bitmemelidir.

Fatoş'u bizim söyleyeceğimiz başından beri belliydi ama yine de müzisyenlerin bir ses vermesi gerekti, onlara ağızlarından girip burunlarından çıkıp "Fatoş almış orağını" dedirtmek de benim kuzenin sevgilisine düştü. İşin acayibi, adam ENSOlu olmak şöyle dursun, Boğaziçili bile değildi. İşte adamın kanına böyle girerler :)

"I never" oynadık sonra, tüm oyunlarımız gibi içkili. Bir şeyi yapmadım diyorsunuz da hani, yapanlar dikiyor içkiyi kafalarına, işte o. "Ben hiç... aşık olmadım" diyerek promili arttırdım ortamda aniden. Yalandı, ama ben içiyorsam herkesi de yanımda sürükleyebilirdim. Dünyanın tüm aşık olmuşları, birleşin!

Son gece, biraz sonra bu kapıdan son kez çıkıp kendimizi yollara vurmadan başka bir gelenek olan pijama partisi vardı, herkesin en janti pijamalarını çekip gittiği cinsten. Ben nasıl gittim, hiç bilmiyorum. Ne giyerek değil, nasıl. Kendimde değildim, yeni uyanmıştım; nasıl da kısacık, musmutlu bir hayalden uyanıp ölesiye mutsuz oldum aniden, nasıl kaldırdım kendimi yataktan ve gittim o pijama partisine ve oldu, oldum ben sonra... Bilmiyorum. Topladım. Oldum. Olmuşum ben.

Sonra bir an aha, dedim, sıçtığımızın resmidir. Aslında zevk, renk, entellekt değil takıldığım. Adamın beni canımı acıtmayacak şiddette (şiddetin ne hoş) çekip alamayacağından korkuyorum. Bunca naif adamlara tutuluyorum.

Ve bu kez ben soruyorum: "Çekimin hiç mi önemi yok?"

Tamam, ilk adımları ben atacağım o zaman, bebek adımları da olsa. Ya sonra? Reddedilmek değil derdim. Sonunda hiçbir şey olmamış gibi bu aşkın katilini karşı taraf ilan edip kendi içimde, sanki o adımları ben atmamışım gibi uzaklaşmak. Sakin sakin uzaklaşabilecek miyim? Yoksa kaçacak mıyım topuklayarak? Hiç hoş değil, hiç havalı değil bu.

Benim biriyle çıkmam için kalbimin şöööyle bi çarpması lazım, ondan bilmiyorum kalbi sonradan şok etkisiyle nasıl çarptıracağımızı. Ve nasıl iki kez kahve içip sonra, konuşmadan "olmadı" diye karar veriliyor ya karşılıklı, buradan sonra nasıl o ilk ana dönülüyor, bilmiyorum.

Eski kafalıyım oğlum. Oyunda atılgan, gerçekte titrek. Bu bir doğruluk/cesaret oyunuysa, ben doğrulukla kendimi ifade edeyim, karşı taraf cesaretle bana yaklaşsın istiyorum. Bir geceden sabaha oturup (tövbe, tövbe) batının ahlaksızlığını aldığımız gibi devam etsin hayat istiyorum. Aşk mümkün olsun hala, haydi o da gelsin benimle olsun istiyorum.

Ve Monte Baia'da olan Monte Baia'da kalır, o yüzden fazla bir şey söylemiyorum.

Bise çıktı Levent Yüksel, "Mevsim Bahar Olunca"yı söyledi. Ha, ondan bahsetmedim sanırım. Bir de Levent Yüksel konserine gittik sevgililer gününde. Bu yazı, o konserde söylenen şarkılara ithafen ve o şarkılarla yazıldı.*

Evet ne diyorduk, Levent Yüksel bise çıktığında ben bir önceki şarkının, benim şarkımın, kendimden geçercesine eşlik ettiğim "ölürüm yoluna, ölürüm de yine boyun eğmem"lerin yarattığı boğaz ağrısı içinde oturuyordum. Bise halim kalmamıştı, ve şunu düşünüyordum: Acaba hep böyle mi oluyor? Acaba benim halim tam da kuyruğuna gelmiş, mevsim bahar olmuşken mi kaçıyor?

Bilemedim.

Yoruldum galiba. Yorulmuşum tatilde. İstanbul, tatilde de olsam çok özlüyorum seni. Gel öpeyim gerdanından.


(13-17 Şubat 2011, Uludağ)
Fotoğraflar için fahri ENSOlu/fahri kuzen Emre'ye teşekkürler.



* Bu yazıda; aşk mümkün müdür hala, ya sonra, yarim İstanbul, dedikodu, med/cezir, karaağaç, kaybedenler, bu gece son, haydi gel benimle ol, bu aşkın katili sensin, sultanım, tövbe, yarabbim, ağlama değmez hayat, beyoğlunda gezersin, muhabbet bağına girdim, yar saçların lüle lüle ve yeter ki onursuz olmasın aşk var. Bu yazıda; yemenimde hare var, gel gel sarışınım, zalim, değer mi hiç, ayrılmam, kadınım yok.

Bir de hem tatilde, hem yazıda olmayanlar var... Levent Yüksel, Tuana'yı söylemedi. Sezo'yu bekliyor olmalı Tuana, o olmadan söylenmiyormuş o şarkı.


Biz de istememiştik ki zaten.

naçizane: Yorum Farkı

Akor basabilmenin virtüözlerce gitar çalmak olarak kabul edilmemesi gibi, iyi bir kulağı olması ve bir şarkıyı (özellikle de daha önceden bilinen bir şarkıyı) hep, aynı daha önce duyduğu şekilde söyleyebilmesi de iyi şarkıcı veya iyi yorumcu yapmaz bir insanı. Olsa olsa iyi bir kareokeci olur o.

Benim kulağımın da iyi olduğunu söylerler küçüklüğümden beri, teyzemle eniştem 40 yıllık koristler olduklarından sözlerine güveniyorum. Gerçekten de, yanlış bir nota duydum mu anlatım bozukluğu görmüş gibi irkilirim. Sesim güzel değil, haliyle bana daha da güzel değil (sesini videodan duyduğunda "benim konuşmama nasıl tahammül ediyorsunuz?"diye şaşıranlardanımdır evet) ama yine de şarkı mırıldanırım tabi. Hep öyle doğru, ama hep öyle aynı mırıldanırım şarkıları.

Geçenlerde Müslüm Gürses dinlerken aklıma geldi bu. Tutamıyorum Zamanı çalıyordu, ben de eşlik ediyordum. Bu şarkıyı Okay çok çalar ve biz de çok söyleriz, hem herkesin bildiği bir ortam şarkısıdır, hem de -kabul edelim- Kenan Doğulu'nun iyi şarkılarından biridir. Bu şarkıyı Okay çok çaldığı için ve biz, yani Okay'ın kuzen ve Sezo eşliğinde Okay'a eşlik eden tayfa, birbirimizi şarkının kaçıncı tekrardan sonra biteceğini tereddütsüz bilecek kadar tanıyan adamlar olduğumuz için, hep aynı şey olur: "Kal, gittiğin yerde mutlu ol" dizesi, ikinci nakaratın ikinci tekrarında çığırırcasına söylenir, "mutlu ol"un üstüne basa basa. Kenan da böyle mi yapıyor emin değilim, ama bizim tarzımız bu oldu ve Müslüm nasıl sakin ve dümdüz mutlu olmamızı isterse istesin, ben bu şarkıya Sezovari eşlik ediyorum ben yalnızken bile.

Eylül Akşamı'nı dünya yakışıklısı Mehmet Günsür'den değil, Bülent Ortaçgil ve Teoman'dan, canlı konser kaydından dinlemeyi severim ve o kadar çok dinlemişimdir ki, Teoman'ın başta yaptığı konuşma bile geçer kafamdan onunla beraber: "Hatta bir önceki İstanbul konerinde..."

Geçenlerde Alev Alev'i söylerken arabada kendimi, "kendimi arıyorkenh" diye inlerken buldum Feridun Düzağaç gibi.

Bir de, dün Levent Yüksel'in ilk albümünü aldım, uzun zamandır aklımdaydı. Neredeyse tüm şarkılarını hala dinlediğim nadir albümlerden olması almama yeterdi zaten de, CD'si var mıdır onu bile bilmiyordum. Malum, kaset çocuklarıyız. Hem Levent Yüksel'in o papyonlu halinin bir CD kapağı üzerinde durabileceğinden dahi emin değildim, teknoloji reddedebilirdi bu kılığı.

Her neyse, sonuçta CD'yi aldım, baştan sona dinledim ezbere bildiğim şarkıları. Kadınım'ı dinledikten sonra durup bir de Yüksek Sadakat'in yorumuyla dinledim aynı şarkıyı. Onno Tunç Şarkıları'na özenilerek yapılan başarısız Uzay Heparı re-albümünde dinlenebilir bulduğum tek şarkıdır Yüksek Sadakat - Kadınım. Hatta hakkını daha çok verirler şarkının bana kalırsa, daha iyi bilir gibidir onlar "sevdin mi gerçekten ah, seviştin mi?" sorusunun cevabının "çatır çatır" olduğunu ve bu yüzden olacak, Levent Yüksel gibi sırf üzgün söylemezler şarkıyı. Bir devam filmi olmakla kalmayıp, daha hırslı, daha öfkelidirler.

Sonuç itibariyle efendim, yorum farkı sadece bir televizyon programı değildir.
İyi denebilecek bir kareokecinin tespitlerini dinlediniz.
Esen kalın.

Erotika

Dinlediğim en heyecan verici şarkılardan olan Yeter ki Onursuz Olmasın Aşk'a kendimi kaptıramamamın bir nedeni var: Klibi.
:)
Ben bu klibi ve bu papyonu unutmuşken çok daha mutluydum sanırım. Disko Kralı'nın 90lı yıllar kurcalaması -ki medya arkası inanılmaz komiktir; 80-90 döneminde çocuk olanlar için elbette-, efendime söyleyeyim, Youtube (başlı başına zaten), kaset içi prospektüsleri ve bilimum "ay şu da vardı diiiymiii" geyikleri sebebiyle unutmamızın daha iyi olacağı şeyleri ısıtıp ısıtıp önümüze koyuyoruz.

Şu ergen sivilceli, papyonlu Levent Yüksel'den ne o sesin çıktığına inanası geliyor insanın, ne de onun bir kadını öyle-sınırsız-öyle-derin-öyle-çok sevebileceğine!

Aslında radyo güzel bir şeymiş, diyor bazen insan :)

(09 Mart 2010, Trabzon)

Ayy, çok hakkını yedim Levent'çiğimin, canım sıkıldı. O olmasaydı Okay'ın gitarıyla Sezo bir Tuana, bir Dedikodu söyleyemezdi ki! Hadi o zaman, kulağınızın pası silinsin:

http://www.youtube.com/watch?v=Y_JCAHwSf2w
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!