... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Zorunda mıyım, ha?

Ben siz istediğiniz her zaman saatlerce konuşmak ve dertlerinizi dinlemek zorunda mıyım? Hiç çözülmeyecek gibi duran ama yarın öbür gün yine, üstelik hesapta kızgın tarafın adım atmasıyla (sonradan tekrar bozulmak üzere) çözüleceğini bildiğim her soruna aynı dikkatle kulak kesilmek zorunda mıyım? Kendimden sıkıldığım, kendimi neredeyse özellikle hasta ettiğim, kimseyi aramadığım, bazılarını özellikle daha çok aramadığım; hiçbir şeye bağlı hissetmeyip boşlukta süzüldüğüm bu günlerde, siz bunu bilirken üstelik ve siz kendinizi bir köprüde oturmak gibi mutluluklarla avutabilirken (ne güzel bir şey olsa gerek avuntu!) ama ben yapamazken, ben hak vermek, empati yapmak, sizinle biraz daha mutsuz olmak zorunda mıyım?

Zorunda mıyım, ha?

Hayır.

Babaannen de kapalıydı!

Şu kafadalardaki hotozlar artık Süleyman Demirel kellesi boyutlarına ulaşıp komikleşmeye başladı. Dikkat çekmek için yapıldığını bile düşünüyorum. Yine de, ters bir tepkiyle karşılaşmaktan çekindiğim için geçenlerde gördüğüm bir kızın fotoğrafını çekemedim ki burada neyden bahsettiğimi gösterebileyim.

Bu, türban yasağını savunan veya herkes istediği gibi işe girsin canım bana ne, diyen bir yazı değil ve olmayacak. Sadece, türbanın benim için sadece bir bez parçası olmadığını söylemekle yetineceğim.

Ha, ifrit olduğum bir konu varsa o da, şu halleri savunurken "babaannelerimizin de Kurtuluş Savaşı'nda başı kapalıydı" ifadesinin kullanılması. Gerilip okkalı bir şut ve Yılmaz Özdil demagojisinin yaptığı asist ile, Nihat Hatipoğlu'nun Turgut Özakman'la buluşmasını sağlamak... Mükemmel bir gol, bravo, bellissimo!

"Kağnısını Yeden Elif" temalı tablo ve başı kapalı babaannelerimiz


















Olmaları gereken iki yerden birindeler.
Sen ne dersin Elizabeth?

Görecelik Kuramı

0'dan hay bin tivite ulaşmak için geçen sürenin 4000-5000 tivit arasından daha kısa oluşuna "görecelik kuramı" denir. Bu görecelik kuramının benzeri, beşte üç ile onda altının aslında eşit olmayışında görülebilir. Matematiksel olarak da bu kesirleri eşit yerine denk olarak yazmak bu nedenle daha doğru olduğundan, ilkokulda öğrenip daha sonra test usulü sınav sisteminde hepten unuttuğumuz denklik işaretinin o üçüncü çizgisini sandıktan çıkarıp, tozunu aldıktan sonra üç kere öpüp şukulayarak kullanmaya başlamamız gerekir. Ah bu ezberci eğitim sistemi yok mu... Anne olunca anlarsınız.

Şekil1. a denktir b eşit değildir a eşittir b ve demek ki parantezler de virgüller kadar önemlidir
(türkçe derslerine de ben giriyorum. ek iş.)


Beşte üç ile onda altının aslında eşit olmadığına ikna olmayanları, bunu bir muz kesri olarak görmeye davet ediyorum. Diyelim beş muzunuz var, üçünü siz yiyip ikisini Somali'ye gönderdiniz. Bir de, diyelim on muzunuz var ve bu kez altısını siz yediniz. Oha. Eminiz bir dilek hakkınız olsa onu da çaya batırır yerdiniz ama neyse, biz konumuza dönelim. Ne sizin tükettiğiniz, ne de yüce gönüllülüğünüzle bağışladığınız muz sayısı eşit değil. Dünyada -ve kilonuzda- yaptığınız değişiklik de. Demek ki, beşte üç eşit değildir onda altı.

İlk paragraftaki görecelik kuramı örneklerinde sonuç aynı olsa da, ilkinin "hevesini almak" dışında mantıklı bir açıklaması yoktur. O yüzden de izafiyet bir kuramdır, kanun değildir.

Bunu da çözdüm.
Saygılarımla.

En sevdiğim takım

Feysbukta, şu fotolarda etiketlenebilme işi beni acayip cezbetmişti arşivci biri olarak. O yüzden feysbuka girmiştim. Yıl 2005 ya da 2006 olmalı, yani ben üniversite 1 ya da 2. sınıfta ve Mühendislik Kulübü (ENSO) Yönetim Kurulu'undaydım. Feysbuk profilimde tabi ki ENSO olacaktı, ama nerede olacaktı?

"En sevdiğim takım"a yazdım ENSO'yu.
(Hala da öyledir. Başka da forma yoktur dolabımda.)

Biraz önce, benim okula girişini dahi hatırlamadığım, öyle ki, ENSO kurulduğunda dünyada olmayan bir kız, feysbuk profilini güncelledi. Şöyle bir bilgi düştü anasayfama:

"... added ENSO to her previous employers (2009-2011)"

Biz doğruyduk, her şey bizim yaptığımız gibi olsun, hiçbir şey değişmesin ve güncellenmesin ve de gelişmesin, demem. Ama şimdi "olmuyor"sa, onun cevabı işte bu kafalarda saklı.

Biriyle arkadaş olmakla, birinin istenirse verilecek referansı olmak arasında fark var. Bu bir tercih ve ben, iyi bildiğim gibi bir iddiam hiç olmadığı halde ENSO tarihini anlatmak için çağrıldığımdan ötürü... Şu cümlenin sonundaki nafile soru işaretinden ötürü çok mutluyum:

"Aslında masaya yumruğunu vuracak biri lazım değil miydi ya!?"


Afife Parcell

"Hayat, düşünenler için komedi, hissedenler içinse trajedidir."
Horace Walpole

Afife Piri olmak yerine Kenneth Parcell olmak isterdim. Dünyayı öyle görmek ve başka bir görme şeklinin olup olmadığını merak etmemek muhteşem bir şey olurdu.

Anladınız mı beni? Anladınız, değil mi? Buket Uzuner'in kitabını kapatıp 30Rock izlemeye giden bir tek ben değilimdir... Değil mi?

Off... Tamam.





Balık İzlerinin Sesi'nden, altını çizdiğim her yer:
http://bellatrixbegins.blogspot.com/2010/08/balk-izlerinin-sesi.html

Uçurtmalar da ölmez.

Yokmuşum gibi hissettiğim zamanlarda yokmuş gibi olan şeylere ilgim artıyor benim. Daha çok sevmiyorum, ama daha çok dikkatimi çekiyorlar. Kara kediler mesela. Dilenciler. Çiçekçiler. Gözünün içine bakılmamaya çalışılan müdürler.

Bir kasedin en az dinlenen şarkısı.

Levent Yüksel'in en iyi kasedi ilk kasedidir, "Med Cezir". Uçurtma Bayramları da onun orda burda en az söylediği, benim en az dinlediğim şarkılardan biridir.

Bir rüya bir ümide yaslanıp yaralandık
Tutunduk sevgilere düşe kalka
Hep yol aldık
Yenilme gel yenilme
Belki de aldatıldık
Belki dünya hiç dönmüyor
İmkansız yanıldılar
Ölüm yok ölünmüyor
İmkansız ah imkansız

Gel, uçurtma bayramları var
Haydi sevin de gel
Ölümsüz özgür çocukluğuna
Yeniden yol ver

Haydi koş haydi gel
Bir avuç sevinç al annnenden
Bana da biraz ver
Öylesine öylesine yalnızız ki
Şu koskocaman şehir ve biz bak ne olur
Bari sen gel

Ölümsüz, özgür çocukluğuna yol ver diyor Levent Yüksel. Tabi, ölümsüzüz, çünkü ölüm yok, ölünmüyor.

Gerçekten de ölünmüyor, ağaçta takılınıyor hep, yere düşmektense. Bu söylediğim bundan sonra kahkahalar attığım tüm zamanları yalan, beni de sahte çıkarmasın ama ben bazen yaşamak istemiyorum, ama yine de ölünmüyor. Ölmüyorum, çünkü yaşamamak da istemiyorum. Çünkü pek de umurumda olmuyor.

Niye böyle, valla ben de bilmiyorum anne. Sırtımı neden bu tarafa verdiğimi açıklasam belki bir ipucu olurdu ama boşver, gereksizcesine uzun bir hikaye. Yorgunum ben. Sen denize bak, kafana çarpmak üzere olan olta kurşunlarına dikkat et ama, ben de Karaköy iskelesine bakmaya devam edeyim.

(17 Eylül 2011,Galata Köprüsü)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!