... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

izleğenlere mektup

sevgili izleğenler,

son zamanlarda öyle ayda 100 post yapan eski hallerimin olmadığının farkındayım. çünkü artık yazmak istemiyorum, yazmayacağım.

hahah şaka lan şaka. inandınız mı lan?

yok öyle şey. daha burdayım. lakin randımanlı gitmiyor yazılar, doğrudur. bu hallerin sebebi birkaç. mesela artık belli konuları dan-dun tabir edilen normal yazma şeklimle yazmıyorum. başka hallere sokmaya çalışıyorum onları. fekat bu çalışmalar esnasında kafamdaki diyalogların aldığı şekiller her geçiş dönemindeki organizma gibi -henüz doğmamış bebek veya kaldırım kenarında erimeye başlayan kar gibi mesela- çirkin. insan içine çıkacak hale geleceklerdir elbet.

diğer bir sebep, kafamın çok dağınık olması olabilirdi ama değil. tam aksine. bu aralar hayatımda ilginç ve heyecan verici bir sürü yenilik oluyor. rotadan yine çıktık, kara göründü. konsantre olduğum başka konular var, bireysel emeklilik veya 5 üstün motor çeşidiyle yeni 308cc.

son sebebim ise her zamanki şey işte, şey var ya, bildiğin one love anlatacağımdır veya adaya gittik diyeceğimdir ama bi diyalog, bi komiklik bi şaka veya illa ki bilgisayara atılmayı bekleyen (üstelik benim keyfimi de beklemeyen) bir fotoğraf olur akılda, işte o. her şey istediğim gibi olsun kafası. dünyayı kurtarıyorum burda zira, ama sadece istediğim şekilde!

neyse efendim neyse, geçenlerde oturdum bir harita metot defterine yazılacaklar listesi yaptım. çünkü, nasıl bitirmek başlamanın yarısıysa, başlamak da bitirmenin yarısıdır.

görüşürüz,
b.

from the earth to the moon


01:01:59 _I never met a woman who liked Jules Verne before.



Ben de seviyorum amına koyim ya!

Ofsayt! (Restrospektif Kişisel Gelişme Yazısı)

I like to think I'm stronger now
Victim of common sense
The truth is that I know I still
Confuse the past with the present tense
Condensing what we had
To a single frame
That sticks in my mind
As I try to move on
The same image comes back every time
...


"Kendimi gereğinden fazla sorguluyorum. Nostradamus karşıma çıksa ne zaman öleceğimden çok, kendimi sorgulamaktan ne zaman vazgeçeceğimi sorardım. Neden lan?" dedim kendi kendime, bundan iki gün önce, üstümde bornozumla (yani giyinecek takatim olmadan) salonda otururken. Bu kendini sorgulama nanesi, yanında kendini sürekli yerme alışkanlığıyla beraber bir de kibir getiriyor. Bu acayip işte; çünkü insan kendini acımasızca eleştirirken aynı zamanda "bunları benden başka kimse yaşamıyor" ya da "bunları yaşadığını fark eden yalnızca benim galiba" gibi bir hisse nail oluyor. Oysa insan yeterince şarkı dinler veya kendi gibi insanların bulunduğu yerlerde zaman geçirirse, bu kibrin ne kadar yersiz olduğunu fark edebilir. Doğru zamanda dinlendiğinde tüm şarkılar "size", doğru yerlerde bulunduğunuzda herkes "siz" gibidir.

Dün One Love'a gittik. Etrafıma baktım, mutlu oldum. Bir günlüğüne (ya da iki günlüğüne) de olsa, çimlere yayılmaktan ve müzik dinlemekten başka gayesi olmayan insanlar vardı. Çok normal, ve garip garip giyinmiş insanlar vardı. Kafamdaki pipetli ve şemsiyeli taca dünyanın en saçma şeyiymişçesine (öyle bile olsa) bakmayan ve "oooooo kayış koptu kaptan!" diye bağırırken sesi benden çok çıkan, güzel, yakışıklı, çirkin insanlar vardı. Önemli olan, bu insanlar vardılar ve işte oradaydılar, aynı yerdeydik, demek ki hala umut vardı, yalnız kalmayacaktım.

Beni öldürmeyen şeylerin beni süründürdüğü, bunların bir kısmının da beni güçlendirdiği bir gerçek. İlişki bazında, resmen yalnız olduğum son 2,5 yıl 1 gün boyunca benim bir şekilde alakadar olduğum ve bana ilgi göstermeyen adamları sıraya dizsek Edirne'den Ardahan'a yol olmaz ama, bir ICAMES logosu oluşabileceği kesin. Bu durumda giderek güçlenmekte (tersine kaşarlanmak da diyebiliriz bu duruma) olan bünyem birtakım ofsaytları da daha olgun karşılayabilecek hale geldi. Bunlar sadece ilişkisel başarısızlıklar değildi tabi...

Hal ve tavrını beğendiğim insanlardan edindiğim izlenim şu: Önemli olan korkmak, korkmamak, bir filmin veya bir şarkının içinden bir yer bulup saçmasapan ağlamak veya hiç ağlamıyor olmak, gizemli olmak, sevmek, kıskanmak, deliye dönmek falan değil. Olay, tüm bunları benimsemiş olmakta. O zaman karizmatik dediğimiz şey oluyor insan, gerçekten "ben böyleyim"ci oluyor ama züppece, ya-sev-ya-terk et'çice değil. Ben hissediyorum, hissettiğimi de istediğim kişiye, istediğim şekilde söyleyebilirim. Ben korkuyorum bazen yalnız başıma eve girerken, bazen gece yatarken karanlıktan; bundan bahsederken illa "bu bana hiç yakışmıyor ama" diye başlamak bana farz değil. Ben üzülüyorum yitip giden dostluklarıma; ben "iyi orta gol getirir" iddiasındayken hakemin görmediği, ancak dışarıdan görecek kadar uzaklaşıldığında ofsayt olduğu anlaşılan tüm pozisyonlarıma üzülüyorum ve bunları anlatamayışım bana reva değil (yapabilmek / yapamamak sadece yetenek değil, aynı zamanda yetki meselesidir). Bir dostluğu, bir "eş"liği kaybedip bir arkadaşlıkla yetinmeye çalışmak benim harcım değil. Her vurduğum tuşta, gururla karışık bir pişmanlık hissetmek, benim kendi kendime ettiğim bir şey değil. Yoruluyorum uğraşırken, bu sefer ben yapmamış olayım, ufacık bir suçluluk duygum olsun veya saçma da olsa bir suçluluk yüklensin bana, bana "sen bunu yaptın da ondan, lanet karı!" densin, haklı olunsun ve ben düzeltmek için çabalayayım diye, ilgi isteyen çocuklar gibi yaramazlıklar yapıyorum, cıss, bana yazma dediler ama bak hala! yazıyorum... işte bu salaklık da bana yakışır değil.

Bu bir kişisel gelişim yazısı değil. Sizin için değil en azından. Benim için öyle gibi, ama geriye dönük anlatılanından, "oldu da bitti maşallah" tarzı. Yeni data yok, eski dosyaları açıyoruz. Restrospektif bir çalışma, evet, restrospektif kişisel gelişme yazısı.

Sinan paylaşmıştı bir keresinde, "Beni mahveden şey; bana yalan söylemiş olman değil, sana bir daha inanmayacak olmam." lafını Victor Hugo'nun. Beni mahveden şey ise hayatımdaki en önemli zannettiğim adamları hep kaybetmiş olmam. Hepsi kendi kendini öldürdü bir şekilde. Ve hiçbir şey değişmedi onların ölülüğünde. Hala aynı adamlarla görüşen, hala aynı yönetmenlere hayran olup aynı müzikleri dinleyen adamlar onlar. Fakat bir tanesi var ki, onu hiç tanımadığım biri öldürdü. Eskiden sarhoş balık ile topal martı çalan evinde ölü bulundu canım dostum. Ölümünü herkes müptezelliğine yordu. Kimse fark etmedi o evde artık yesterday's mistakes yükseldiğini fazla ısınan bilgisayardan. Ben de fark etmedim, sonradan düşününce anladım aslında başka bir adamın onu öldürdüğünü. Ah, faili meçhul dostum.

Vazgeçtim, beni asıl mahveden şey buymuş: Geride kalan, tanımadığım bu adama kitap ithaf edecek olmam (öyle mi?)

Şimdi...

yani,
kırıyorsun
parçalıyorsun
yok sayıp kendimi bana unutturuyorsun.

yol bulup susmaya çalışırken
konuştu cümleler içimden
hangisi sen?
hangisi ben?
bunaldım -mış gibilerden

... bak, şarkılar benim, şarkılar bana.

Şimdi, ben neden böyle hissettiğimi sorgulamayı bırakıp, sadece böyle hissettiğimi düşündüm. Bunun da benim normal kılmaya çalıştığım tüm saçma şeyler gibi normal olduğunu, her şeyin bir açıklaması olmayabileceğini bildim. Bir açıklama varsa da onu bulmak zorunda olmadığımı, bir zahmet getirilip önüme konması lüksünü hak ettim. Gerekliyse. Uygulanabilirse.

Yayınlamadığım tüm yazıları ise gözümün görmeyeceği bir yere kaydettim.

Ayy, aklıma geldi, ben bu retrospektif çalışma için onay almadım?!
Amaaan...
Sikerler!


(... ~ 04 Temmuz 2011)

VeletSavar

Evde tüm McGyver'lık ve tam teçhizatlılık özelliklerimi kullanarak bir düzenek kurdum. Aslında, bu işlere Geleceğe Dönüş çizgi filmlerinden bu yana tövbeliydim. 6 yaşında filan olduğum günlerdi... Sondaki "evet çocuklar, bugün evdeki malzemelerle x yapıyoruz" bölümlerinden birinde x uçan balondu. İşi zorlaştıran ise helyumun her evde bulunan bir soy gaz olmamasıydı. Ben, saç kurutma makinesini market torbasına sokmak suretiyle -ama doktor da aynı öyle yapıyordu!- ateşe verip, akabinde panikle lavaboya bıraktığım makinenin üstüne suyu da açınca annemin 25 yıldır kullandığı emektar makine gözyaşlarıyla uğurlandı.

Bittabi, makineyi yekpare olarak değil, havalandırma kısmını açıkta bırakacak şekilde torbaya sokmak gerektiğini fark edecek kadar dikkatli izlememiştim televizyonu. Böylece, benim "bişey yaparım ben bunla ki" dönemim son bulmuş oldu.

Aradan geçen 20 yıldan sonra, bu yola tekrar baş koymam için bir sebep ortaya çıktı: Çocuklar! Çocuklar kimine yaşama sevinci aşılarken, emin olun kimine de tam tersi duygular iteleyiveriyorlar.

Bunu anlatmış olabilirim: 3 tarafı çocuklarla çevrili bir evde yaşıyoruz. Toplam 8 veled-i zinanın aileleri de cümbüşe dahil olduğunda bizim ev, içinde yaşanmaz bir hale geliyor. Genç olan bizken, "aile apartmanı" tabir edilen bu kadar ses çıkması sinirime dokunuyor (Aile Apartmanı: Onlarca piçin yerleşik olduğu, genç ve bekar olduğu için hor görülenlerin dahi gürültüden huzur bulamadığı yer.) Eh, ben de sakin ve munis bir karakter değilim, dolayısıyla bir pazar sabahı erkenden uyandırıldığımda, saldırgan olmam kaçınılmaz.

Gidip konuşarak, ikaz ederek veya duvara vurarak sonuç elde edemediğimizi anladığımız andan itibaren, bu şahıslara kendi silahlarıyla karşılık veriyoruz. Çocuk mu bağırıyor? Köklüyoruz televizyonun sesini. Anne-baba mı galeyana geliyor? Biz de vauvuavuavuavuav diye anlamsız sesler çıkarıyoruz yüksek perdeden. Bunlar da yetmeyince, biraz zahmet edip başka silahlara başvuruyoruz, örneğin VeletSavar.

Büyükçe bir bardak (evinizin her şeyinde bulunabilir), bir mp3 çalar ve bir hoparlör (veya dışarı yüksek sesle müzik verebilen herhangi bir cihaz) ile, siz de evinizde bir VeletSavar yapabilirsiniz. Nasıl mı? İşte böyle:


VeletSavar: İçeriden ve dışarıdan görünüm

Bu düzeneği, cihaz(lar)ın sesini sonuna kadar açıp duvara dayadığınızda, birkaç dakika içinde etraftaki tüm seslerin kaybolduğunu göreceksiniz. Civar evlerdeki ebeveynler eşşşek değilse, çocukları susturmaları gerektiğini bir Rainbow - Since You Been Gone bitene kadar anlamış oluyorlar (bu şarkının etkisi klinik deneylerle kanıtlanmıştır).

Daha da mı olmadı? Bizim bir sonraki aşamamız polis çağırmak olacak. Denediğimizde, sonucu size haber veririm.

lose para - lose kenevir

Ataşehir'de bir apartman dairesini seraya çeviren C.C. vardı aylar önce, bildiniz mi? Geçenlerde sosyal medya ona benzer yeni bir haberle sarsıldı. Sarsıldı dediğim, sarsıla sarsıla güldü. Böyle haberler ebeveynlerin kafalarını sağa sola sallayıp cıkcıklayacakları türden olduğundan, televizyonlarda pek rağbet görmezler. Ancak zırtapoz haber sitelerini karıştıranlar bulur da feysbukta filan paylaşırsa böyle yayılır yayılır durur işte, çok yayılır, önünü alamazsınız öyle böyle yayılır...

Edirne Belediyesi'nin ektiği çiçekler kenevir çıktı

Edirne Belediyesi’nin yeni açtığı parka ektiği çiçekler kenevir çıktı. (...) Konuyla ilgili bir açıklama yapan Edirne Belediye Başkanı Hamdi Sedefçi, belediye çiçekliğinde kullanılan toprakların Yunanistan sınırındaki Karaağaç semtinden alındığını belirterek, ’’Hint keneviri tohumları, Meriç Nehri ile aramızda sınır olan Yunanistan’daki tarlalardan bir şekilde bizim topraklara geliyor. Yunanistan tıbbi alanda kullanmak için sınırdaki tarlasına çok sayıda Hint keneviri ekmiş durumda. Belediye çiçekliğinde biz ekmediğimiz halde kullanılan toprak dolayısıyla Hint keneviri çıkıyor’’ dedi. (...)

Haberin tümünü şuradan okuyabilirsiniz.


Ah bebeyim ya, Afrika'dan muzun içinde gelen üçüncü kat böceği misali, Yunanistan'dan "bi şekilde" gelen tohum ne kadar inanılası? İşin kötüsü, tüm bunlar muhtemelen doğrudur da!

Keşke "özellikle müptezellerin kullandığı yasal el ve dudak kremleri için kenevir üretiyoruz" diyeydiniz, işin içinde yabancı şirket olunca ceza meza da olmazdı, "işte her şeyi Amerika pilanlamış" der geçerdik. Şimdi hiç yoktan ceza ödenecek bir sürü, üstelik kenevir de yok, lose-lose situation.

(03 Temmuz 2011, İstanbul)
Bu yazı portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.

bak bu asansör türk!

"Bak bu asansör türk, türk, türk, türk... Bak bu dolma normal..."

_ Bu dolma normal ne demek yaa?
_ Hah, şarkının gerisini hepten anladın da oraya takıldın, bravo! "Bak bu asansör türk" ne demek yani mesela?

Yukarıdaki muhabbet Çeşme'den. Evet hiçbirimiz bilmiyorduk türk olan asansörün nasıl bir şey olduğunu.

Geçenlerde metus'un bana bilmeden tanıştırdığı üzere, bak, şuymuş meğersem:

Cem Yapar'11




Bir hafta önce konuştuğumuz diploma törenini tamamen unuttuğum Cem Yapar için:
"Aga sen göremiyorsun, seni mezun etmişiz??"
Bağlantı

Boğaziçi Üniversitesi için Mezunlar Günü, yaygın kanının aksine Haziran'ın ikinci haftasonunda gerçekleşen ve konserle noktalanan çimlere yayılma aktivitesi değildir. Tabi mezun olanlar için.

"Mezunlar Günü", yani mezunların günü, Haziran sonu - Temmuz başında ardışık, lalettayin iki güne yayılan, kep töreni ve diploma töreninden oluşan bir gün öbeğidir. Günler yerine gün öbeği diye bahsetmemin nedenini mezunlar bilir: O iki günü birbirinden ayırmak neredeyse imkansızdır. Her şey iki günlüktür; aileler memleketten iki günlüğüne gelir, cüppeler iki günlük kiralanır, iki günlük uyunur :) Kombine bilet.

Mezunlar Günü'nde dünya, sürekli tekrarlayan müziği ve hoca-kulüpçü öğrenci konuşmalarını dinlerken tüyleri diken diken olan, kep atan ve illa ki başka bir kepi alıp eve giden, ertesi gün diploma alan, icabında tiksindiği hocalarla kucaklaşan, onlarca, yüzlerce fotoğraf çektiren yeni mezunlarındır. O gün öbeği, tamamen onlarındır. Onlar, dünyanın kralıdır.

Mezunlar Günü'nüz kutlu olsun.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!