... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

a big fat smiley

Şimdi ben psikiyatra gitsem, bana üzgünlük teşhisi konsa ve yazılabilecek en göz önündeki ilaç yazılsa...
...ironinin tanımı hiç* bu kadar açıklayıcı olmamış olurdu.

(09 Aralık 2009, Hacettepe)


*Hiç, iddialı bi laf. Saki'nin Laura öyküsünü tenzih ederim :) Okuyun, zevklidir.

Şalter

sabah alışkın olmadığın bir trafiğe giriyorsun, arabanı hiç de güven telkin etmeyen bir yere bırakıyorsun, bina senin binan değil, döner kapılardan geçiyorsun, ziyaretçi kartını alıyorsun, elindeki renkli kalem, sürahi, decision maker (o olmazsa olmaz), kurutulmuş begonvillerle dolu vazon ve bilimum kıvırzıvır dolu kutuya şaşkın şaşkın bakan güvenlikçilerin (siz ortaköy'den mi geldiniz?) ve bir sürü takım elbiseli insanın arasından turnikelerden geçip, asansör bekliyorsun, biniyorsun, iniyorsun, başka bir şirketin adı yazan kapıya geliyorsun -halbuki sen iş değiştirmedin ki?!-, kartını okumuyor kapı ama bir de bakıyorsun ki hala şirket kartını okutmaya çalışıyormuşsun meğer; içerde koliler var, açıyorsun, dolaplar paylaşılıyor, yerleşiliyor, ama dolaplar senin dolapların değil ve yanında bi kapak yok ki panonu asabileceğin - en sevdiklerinin resmini göremiyorsun başını çevirince (neyse onu da halledersin bi şekilde); iş-güç hak getire tabi bugün ama napalım, sabah kahvesi yapıp getiriyor biri hatta sen mi yapmak istiyorsun kahveni - yok canım!, burası daha mı ferah - bence değil, bence öyle, aman ne modern, evet, ne modern falan filan, bu masa benim masam değil, bu dosyalar neden mavi değil de kırmızı, bu ilaçlar ne, bu adamlar kim... öğlen oluyor, ne, yemek kartı mı, iyi madem küçük burjuva sushico'ya gitsin o zaman (en azından kendinize bir iyilik yapın, seratonin için çikolata yemek şart değil ya?), yemekten sonra starbucks yok, merhabalar bellatrix hanım bugün nasılsınız? grande chai tea latte mi? yok, Pelin-Pınar yok, aslında ofiste kahve makinesi var ya, para harcamaya gerek de yok; neyse biraz çalışalım bari yerleştik sayılır artık, bak bir arkadaşın diyor ki bıraktığınız ofis de tatsızmış meğersem (bencilce, herkes için tatsız olmasını diliyorsun sonra kovalıyorsun bu fikri kafandan, olmasın, olmasın), üff hava kararıyor neredeyse, ofisten güneşin battığını gördüğün hiç olmamıştı ve bu değişik bir durum ama günbatımı izlemiyorsun ki, güneşin battığını görüyorsun alt tarafı ("tu sais… quand on est tellement triste on aime les couchers de soleil…") ve dürtüyor seni bir şey, yazman lazım, anlatman lazım ama burda bu şirketin de yasaklarına tabisin anlaşılan, blogspot açılmıyor!

neyse ki blogger, blogspot yasağının etrafından dolanıyor da bir çırpıda, 2-3 dakikada döküveriyorsun içindekileri ve her zamanki temkinle ctrl-a, ctrl-c ve aynen, olduğu gibi -

(07 Aralık 2009, gayrettepe)
bugün her şey ters...


düz hali, burada.

permanently Out of Office

Taşındık. Ofis olarak kabul ettiğim yerden bilinmeyen bir süre için uzaktayım artık. Kalıcı olarak ofis dışındayım, e-maillerime erişimim mevcut, sohbeti beni açan insanlara erişimim sınırlı.

Artık Mayalıyız -BOOOZAAAAAAA-. Gönülden gördüğümüz Maya takvimine göre, aldığımız her nefes bir gün sayılacak mı, göreceğiz. Züğürt tesellilerimiz "Tebdil-i mekanda ferahlık vardır" tarzı boş umutlarla; daha ferah bir ofisimiz olacağı, yemekhaneye mahkum olmayacağımız, öğlen sınırsız sushi yiyebileceğimiz ve iş çıkışı sinemaya gitme planları yapabileceğimiz ve benzeri somut gerçekler arasında çeşitli noktalara atış yapıyor.

Bu taşınmanın üzdüklerinden çok sevindirdikleri kafamı kurcalayıp durdu uzun süre, üff tamam artık gidin başımdan! Şimdi, gidişimize gerçekten üzülenler var, görüyorum. "Nasılsa dönersiniz"le kendi içini de ferah tutmaya çalışanlar da var, "ayyy artık öğlenleri Starbucks'lar da bitti, görüşmicek miyiz yane!"lerle insana istemeden kendini daha sıkıntılı hissettirenler de :) Ama olsun, sonuçta özleneceğini bilmek güzel, kim tarafından, kaç kişi tarafından olursa olsun.

Direnç göstermeye niyet etmedim; ama kabullendiğimi de söyleyemem. Sevmediği yerde çalışamaz insan: Office Is Where The Heart Is, kalp de şirketin geri kalanı orada olduğu sürece, Ortaköy'de.

(05 Aralık 2009)

Hayat Sineması

Güzel ve yalnız ülkemin güzide yönetmeni Sinan Çetin'in, yine insan dram(ımsı)larından ekmek yemek üzere planlayıp programladığı yeni bir şey başlıyor: Hayat Sineması.
Anladığımı aktarırken abartmamaya çalışacağım. Özetle olay şu: Her yıl Kıbrıs adası kadar evli çifti denize döküyoruz. Ancak, hayatımızın en önemli kararı olan evlilik kararımızı bu kadar çabuk çöpe atmamalı, daha sonra pişman olabileceğimizi düşünmeliyiz. Yani çıkarken kapıyı çarpmamalıyız ki, bir daha çalmaya yüzümüz olsun.

Bunun için, programa başvuran çiftlere hayatlarının filmi ("hayatımın kadını" tamlamasındaki anlamda değil) çekiliyor ve izletiliyor; belki de boşanmaktan vazgeçerler, diye.

Nasıl, güzel mi?

///

Şimdi, benim yorumlar, çağrışımlar ve abartmalar içinde at koşturabileceğim bölüme geldik, yaşasın!

Şu program fragmanını ilk gördüğümden beri hiç kanal değiştirmeden izliyorum, belki görmediğim bir şey görür, anlarım veya bir aydınlanma yaşarım, umuduyla. Ne yazık ki şu fikirlerim hiç değişmedi:

- "Hayatımızın en önemli kararı olan evlilik kararı" mı? Bence değil. Ben, hayatımızın en önemli olacak kararlarını daha aklımız başımızda değilken ailemizin verdiğine inanıyorum. Hadi bunu bir yana bırakalım; kendi verdiğimiz kararlar içinde evlilik nasıl bir önem arz ediyor acaba?

"Amaan nolcak canım, anlaşamazsam boşanırım"cılar smokin/gelinlik kiralama dükkanlarında ve herkesin çağırılıp aradan çıkarılabildiği nikah salonlarında kol gezerken; bu modern düşünceye sahip olmayan insan topluluğunun çoğu da ailesinin münasip gördüğü birileriyle evlendirilirken, evlilik kararının örneğin meslek seçiminden önemli olduğu düşüncesinin toplumda egemen olduğuna beni kimse ikna edemez.

(Bir gün kendimi bir nikah salonunda başrolde bulma olasılığımı göz ardı ederek söylüyorum: Bu 15 dakikalık kalabalık nikahlar bana Amerikan dizilerindeki çiftlerin restoran tuvaleti kaçamaklarını çağrıştırıyor! Arkasından özenilmiş, az ve öz ve gerçekten görmek istenen insanların çağırıldığı başka bir şey yoksa, felaket. Konsolosluk veya yıldırım nikahlarını şiddetle tenzih ederim.)

Hayatımızın en önemli kararının evlillik kararı olduğunu düşünmenin başlattığı akış şemasında son nokta, erkekler için 'evlenmeden önce ne yaparsan yap, hatta mutlaka yap ama bakire kız ara' hayvanlığı, kızlar içinse hayatının en önemli gününü düğün günü addedip yıllarca madden ve manen ona hazırlanma saflığıdır. Çok mu acımasızım? Tsss - sometimes. İkisinden de o kadar çok var ki çevremde...

- Henüz program başlamadığı için bu film ne menem bir şey olacak, bilemiyorum ama her şekilde bir film, canlandırma, slide show vb izleniyor. Canlandırma olursa çok fena bu arada da, neyse. Hesapta boşanma kararı vermiş bu insanlar da bunu izleyip "ehi mehi, ne güzel günlerimiz olmuş, iyisi mi biz boşanmayalım" diye karar değiştirsinler, bir yuva kurtulsun, diye umuluyor. Açıp dizi dizi fotoğraflarına evde bakınca bir şey hissetmeyen yurdum insanı, Sinan Çetin kendisini mır mır konuşmasıyla hipnotize etsin diye bekliyor olabilir. Peki, bir film şeridinin ucunda sallanan bir evlilik kaç yıl (daha) dayanır acaba olduğu yerde?

- Bu programa başvuran insan zaten boşanmak istemiyordur. Bu programa başvuran insanın çağırdığı eş programa geliyorsa, zaten boşanmak istemiyordur veya en iyi olasılıkla kendini dikkat-70-milyon-bizi-izliyor'a rezil/meşhur etmeyi göze alacak kadar kararından şüphelidir. Dolayısıyla bu boşanma kararının "- Yeter be sıkıldım senden! - Boşanalım o zaman!" şeklinde bir kavga sonucu, sinir içinde verildiğini düşünebiliriz.

Sizin anlayacağınız, izlenecek durumlar "Hanım çok sinirliyim, içerden benim Vınn'ı getir Sinan Çetin'e başvurucam"dan ibaret olabilir.

- Bu programa başvuran insan zaten boşanmak istemiyordur. Bu programa başvuran insanın çağırdığı eş programa gelmiyorsa, zaten boşanmak istiyordur; herhangi bir filmin bu fikrini değiştiremeyeceğine emin olacak kadar kafa yormuş ve emek vermiştir evliliğine. Can-ı yürekten umarım, tüm boşanma kararları bu kadar net veriliyordur.

Sevgilerimle efendim.

(04 Aralık 2009, İstanbul)

Ayrılıklardan bahsetmek için ironik bir tarih


Not: Ne ile karşı karşıya olduğunuzu anlamak için Google'dan Hayat Sineması'nı arayın ve karşınıza çıkan sitelerdeki yorumları okuyun. Mesela şurdakini:
http://www.bilgiservisim.com/kanal-d-sinan-cetin-ile-hayat-sinemasi-basvuru-formu-telefon-numarasi/

Ayrıca, evlilik hakkında aklı başında bir yorum okumak isterseniz, buyrun:
http://www.haberturk.com/HTYazi.aspx?ID=3381



(yersiz ve zamansız) mektup

Sevgili olmayan adam,

Bitti, diye başlamak isterdim. Onun yerine bitirmeye karar verdim, bitecek, diyeyim. "İstersen hiç başlamasın / Bu hikaye eksik kalsın" demeye içim elverene kadardı her şey, bugün bunu söyleyebiliyorum. Yarın, seni istemeyebileceğim. Öbür gün, senin hakkında konuşmayabileceğim, yazmayabileceğim (Bundan önce tüm yazdıklarım, bundan sonra bana kalacak). Bir gün, seni görme ihtiyacı bile duymayabileceğim, o-kadar-sevdim-ki-resmine bakmayabileceğim.

Kalbim kırık be, sevgili olmayan. Senin, benim veya üçüncü birinin yapabileceği hiçbir şey yok. Ben kendimi suçluyorum, o başka. Seni suçladığımda da hatırlatıyorum kendime bir dostun lafını: Belki de gamzeli kızlardan hoşlanmıyorsundur sadece, olamaz mı?

~

Ben senin eğlenen, saatlerce dans eden, durmadan gezen, gözlerinin içi gülen, espri yapan, laf sokan, muhabbet etmeyi çok seven haline tav olmuştum.

Ama bir şeylerin düşüncesi dahi seni soğutmaya yetti. Görüyorum, ne yapacağını bilemiyorsun. Daha kötüsü, artık gülmüyorsun. Ve ben artık seni gördüğümde mutlu olmuyorum.

Hiçbir şey olmadı, herkes hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam edebilir. Ben gidiyorum, gerçek anlamda. Sen gül, lütfen.

(yersiz ve zamansız)


Hiç sevmem ki dolambaçları...
Ben bunları yüzüne söylemek ya da bunları gerçekten sana yazmak isterdim, keşke o kadar konuşabiliyor olsaydık.

Ama ağlardım, eminim. Hiç kendime yakıştıramadığım şekilde avaz avaz bağırarak ağlamak istiyorum uzun zamandır ilk kez. Ve beni kimsenin dinlemeyeceğine eminim.

Adem ile Havva ve Yılan hikayesi

Kendisinden hoşlanıldığını anlayan (nadirdir bu) veya bilen (bu, erkeğin yakın bir kız arkadaşı varsa ve esas kız yeterince salaksa, olabilir) erkeğin ne yapacağını bilemeyişi, takdire şayan bir çaresizlik durumudur.

Kızlar, bu anlamda ilgilenmedikleri (bkz. seni arkadaşım olarak görüyorum) ve kendilerine açıkça açılmayan erkekleri belli bir mesafede (mesafeyi abartmadan) tutmayı bilirler. Bu, sadece kadınlık içgüdüsünün elverdiği bir sanat olsa gerek. Bu durum senelerce sürebilir, arkadaşlığı hiç bozmadan, adam vazgeçene kadar...

Erkeklerin ise eli ayağına öyle bir dolanır ki... Gayet normal düzeyde muhabbet edebildiği, gelip yanına oturabildiği kızdan fersah fersah kaçmaya başlamalar -kız, hayatta nihai amacı onu takip etmek olan bir sapıkmışçasına kaçmalar hem de- ve kaçtığını da belli etmeler; gideceği yerleri, göreceği insanları kızın orada olmayışına göre ayarlamalar; tamamen profesyonellik gerektiren noktalarda dahi toptan görmezden gelmeler...

Kızlar, açığa çıkmayan durumlarda erkekleri kırmadan reddetmeyi bilirler.

Erkeklerse, birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da biraz küttürler. Tereyağından kıl çeker gibi olacak veya olmayacak bir olayı, yılan hikayesine çevirmeyi çok iyi becerirler.

Ve saklanma, gizlenme istekleri ve "olmaz"ları, tamamen kendi kütlüklerine ayarlıdır; kızınkine değil.

(02 Aralık 2009, Antalya)

Eski Defterden Yeni Deftere

Kafasına kazınır ya bazı şarkılarla bazı anlar insanın...
Bugün bir tanesini duydum, bir anı (bir anıyı) hatırladım. Sonra bir sürü geldi arkasından pat-pat-PAT-PAT! Bazıları cuk oturan, bazıları inanılmaz ilgisiz anlar; öyle işte. Daha çok vardır aslında ki, benim beynim tam bir çöp ev... Devam ederim geldikçe.

Kırmızı kırmızı, sizin için zahmet ettim. Buyrun...
If I kiss you like this / And if you respond like that / It was lost long ago, but it's all coming back to me / It's all coming back to me now

Céline Dion, Céline Dion olmadan, yani Titanik'ten önce, ben orta 2 miyim 3 müyüm ne, annemin müzik zevkini benzersiz bulduğum ve ne kadar çok şey bildiğine şaşırdığım zamanlar işte... Yolda yürürken çakma CD'cilerin tezgahında bir kadın, bej rengi kapağı olan bir albümden hafif gülümseyerek bakıyor, CELINE yazıyor üstünde kocaman, annem diyor ki "ayy bunu alalım, ben çok severim bu kadının sesini" Oha, nerden dinlemiş diyorum; ama ben de çok beğeniyorum, falling into you var, bu it's all coming back to me var (hala da açarım, dinlerim, koparım, giderim).

Sonra herkes yarım yamalak İngilizcesi ile Titanik'in sözlerini (tabi, o şarkının adı yoktu ki, "Titanik'in sözleri" vardı) ezberlemeye çalışırken ben Burçin'e (bir de Burçin vardı be bizim sınıfta o zamanlar) demiştim ki, yaa bu kadının böyle bi şarkısı var işte böyle çok uzun ama çok güzel bi şarkı, Titanik'ten bile güzel. Beni zerre iplememişti kız yahu.

Ben bu anıyı, sırf "zerre iplenmediğimi" düşündüğüm için hatırlıyorum, dimi? Ortaokulla ilgili çoğu şey gibi...

I've been roaming around always looking down at all I see /.../ You know that you can use somebody / someone like me

TEM otoyolu, monitoring dönüşü, Selim bol selektörlü ve makaslı bir araba kullanışında - PES oynayacaklar arkadaşlarıyla, ona yetişiyor çünkü :) Nişanlısına doğru gidiyor olmasının da payı var ama. Ben ilk defa Kings of Leon dinliyorum ve neden daha önce dinlemediğime hayret ediyorum bu şarkı çalarken... Ha, bir de motor freni diye bir şeyin varlığını öğreniyorum Selim'den.

would you know my name, if I saw you in heaven...
Lise 1, Otel Conti (şimdiki The Marmara Şişli, işte) bir şey partisi, yılbaşı olabilir. Benim erkek arkadaşım var, seçimimden ötürü aldığım eleştiriler de umurumda değil, ah bir de bu kadar eğreti durmasak... Geliyor ama, "antremandan geldim, yorgunum, dans etmeyelim" mırın, kırın. Bu şarkı çalarken artık elinden tutup kaldırıyorum eeeeh, diyerek.

Neyse ki "kardeşim" var, destekliyor beni. O hep desteklerdi, korurdu beni bu gereksiz gizlenme huylarına, değer vermeme ifadelerine karşı. Ben ona dayanırken, bir de baktım ki artık arkamda değil, üstelik en büyük yarayı da o açmış bende.

Bunun için bir şarkım yok ama.

I can be your hero, baby / I can kiss away the pain

İlk aşkla ikinci defanın şarkısı bu; daha güçlü, daha mutlu ve daha umursamaz bir şey :)

o kadar sevdim ki resmini / işte bugün konuştu benle
Ah, YD kantin. Uzun bir süreden sonra ilk kez orada duymuştum bu şarkıyı fizik dersi öncesi bir poğaça sırasında; üstelik Yeni Türkü'ymüş bu ya, demiştim ve oradaki abi (ki ne ayıp, adını bilmiyorum) benim şarkıya gülümsememe gülümsemişti.



gel gel sarışınım gel / gel sana aşığım gel
Ne, aşk mı, yok canım da; hoşlanma diyelim. Hoşlandığım tek sarışın adamla Moda sahilinde tavla oynuyoruz, yüzüme bakıyor, "at güzelim zarları" diyor (ben yeni öğrenmişim tavlayı, hem ben yavaş oynarım ki, bekle!), saçları ne kadar güzel, tam karıştırmalık! Kardeşimin armut dişlerkenki küçüklük fotoğrafı gibi, diyorum. İçim ısınıyor şefkatle, keşke uzanıp karıştırıversem saçını. Anlamış gibi, gözümün içine bakıyor, bakma öyle, olmaz, olmaz işte.

Orada bu şarkı hiç çalmadı zaten.

I was the one to let you know / I was your sorry-ever-after, '74-'75
Ya geçen gün gittiğimizde kötüydü Paparazzi ama anlamadım ben, herkes çok beğeniyor orayı? Peki, gidelim bakalım, müzikler bizi açmazsa çıkarız. Ama açtı yahu, aa böyle bi şarkı vardı 74-75, ne demek ki bu ben hiç anlamadım bunun sözlerini.
Hala da anlamadım bunun sözlerini. Ama önemli değil ki, dinle huzurlan işte, hem Martini'nin yanında iyi gider - Barmenin adı ne? Cüneyt mi? Peki. Cüneyt, bi Martini daha alabilir miyim? Zeytini bol olsun. Yok, beyaz peynir istemez :)

Most girls want a man with the mean green / Don't wanna dance if he can't be everything that I dream of / A man that understands real love

Antalya, Lise 1'i 2'ye bağlayan yaz. Evin önünde paten kaymaktan ve yandaki internet kafede Counter oynamaktan (CS dememi beklemesin kimse, onun adı Counter) ve, ayıptır söylemesi, millete "bu kim yaa?" dedirtmekten büyük keyif alıyorum.

Bu arada bir çocuk beni beğeniyor (nedenini hala bilmiyorum); ben sırf beni beğendi diye, bir çocukla tanışmış oluyorum. Hayatımda ilk ve şimdilik son defa böyle bir şey oluyor :)

Bu, o evin önündeki duvara dinlenme bahanesiyle oturuşumun şarkısıdır.

bundan sonra adını kırk yılda bir anarım / sende kaybettiğimi başkasında ararım / benim için üzülme... benim için üzülme

Ne değişik kafalar yahu, bizim müdürler ne kadar canayakın olsalar da hiç gözümün önüne getiremiyorum beraber şarkı söylediğimizi filan... Hayır bi de şaşırdığım, Funda Arar! Funda Arar dinliyor adam. Evet yani ben de orda burda duyup sözlerini ezberlemiş olabilirim, bu hayran olduğumu göstermez ama kareokede... Yani.

Bu kocaman adam -bunu kesinlikle küçümseyerek söylemiyorum, bilakis,- basitliğiyle şaşırtıyor beni...

Darcy Maguire'ı hatırla bellatrix, hiç işe yaramasa da nasıl tekrar etmişti kendi kendine: "Don't fall for a guy at work. Don't fall for a guy at work."

Dönüp dolaşıp bu şarkıyı kendine söyleyeceksin günün birinde...
...alışamadım bir türlü bu kente... - ...saçlarımda nefesin yerine yağmur...

Akatlar'da ufacık, tek oda bir ev, bir bank ("Beşiktaş Belediyesi"), genetikçiler ve bir de inşaatçı Deniz, hepimizin sıkış sıkış, yanyana yatmamız, "uyumayın abi neden uyuyosunuz yaa, muhabbet edelim!" (ki benim kanımdaki alkole rağmen uyumamakta ısrar ettiğim tek vakadır)

O adamların hepsinin, bir daha o hislerle bir araya gelmeyeceği içime doğdu herhalde.


One day, I'll find relief

I'll be arrived and I'll be a friend to my friends
Who know how to be friends

One day, I'll be at peace
I'll be enlightened and I'll be married
With children and maybe adopt

One day, I will be healed
I will gather my wounds
Forge the end of tragic comedy

I have been running so sweaty my whole life
Urgent for a finish line
And I have been missing the rapture this whole time
Of being forever incomplete

One day, my mind will retreat
And I'll know God
And I'll be constantly one with her
Night, dusk and day

One day, I'll be secure
Like the women I see
On their thirtieth anniversaries

I have been running so sweaty my whole life
Urgent for a finish line
And I have been missing the rapture this whole time
Of being forever incomplete

Ever unfolding, ever expanding
Ever adventurous and torturous
But never done

One day, I will speak freely
I'll be less afraid
And measured outside of my poems and lyrics and art

One day, I will be faith-filled
I'll be trusting and spacious
Authentic and grounded and whole

I have been running so sweaty my whole life
Urgent for a finish line
And I have been missing the rapture this whole time
Of being forever incomplete

Abi-olay-müziktir-sözler-önemli-değilcilere inat, lan bu işte benim umuduyla yaşadığım şey, dediğim şarkı. Boşuna dinlememişim Alanis Morissette'i bunca yıl, kadın yapacağını yaptı sonunda.

Bir anım yok. Bu tam bir yol şarkısı, ben o yolu daha gitmediğimi hatırlıyorum dinledikçe.



bir küçücük kız çocuğu bak, duruyor orada hala / anlatamam gördüklerimi o neşeli çocuğa...
Benim ne işim var lan Bursa'da, ofiste olmam lazımdı, ofiste olmak istiyorum ya ben, uff üstelik uyuyamadım adam gibi, sabahın köründe... Allahtan Görükle yolu açık, bas bas, 120, 130... Abi bu iş olmayacak galiba. Yazık lan. Ama neden enseyi karartıyosun ki, üff ortaokula döndün ha... 140, 150... Evet ya, dimi, üf ne karamsarım, ne olmuş yani; ne olmuşu mu var yaa yazık diyorum yazık. Hem neden yani, dünyanın en yakışıklı adamı sanki, o kim ki?! Üzülmeye hakkım yok mu benim be, hep sağlam mı durmam lazım, hıhh mı demem lazım, "amaan önemsiyorsam önemsiyorum" deyip yüzüme gözüme bulaştıra bulaştıra bi brovni yiyemeyecek miyim ben, Allah kahretmesin! 160, 170, 180...

...artık beni asla yaralayamaz hayat, eğer istemezsem

.........
...
İnsanın insana yapacağı şey değil bu, bu şarkı*.

(eski)


*Sertab Erener'in Otobiyografi'sinde bu şarkıyı açın, başka her şeyi kapatın. Bakalım size ne oluyor.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!