... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Ginger

Görsel şuradan.

Zencefilli bir kurabiye tarifi atıp kafamdan,
adını Fred koymak istiyorum.

tek 'hiçlik' şehir

Doğrusu, sonu eeeyh dedirttiği için düşük not verilen filmlere yapılan haksızlığı biraz telafi etmiş bir oyundu izlediğimiz. Konuyu anlatmıyorum, yine de çok sürpriz olsun istiyorsanız okumayın, önemli değil yeaa diyorsanız okuyun, ama her halükarda şu oyuna gidin be...

Sahnede kopan tufan, yağan kar, yağmur, esen rüzgar, artık boş olan salıncak... Siz bir film çekimini gözlerinizle gördünüz mü? Görme olasılığınız var mı? Yoksa, tiyatroya gidin.

Çünkü Tek Kişilik Şehir'de bir film çekiliyor ve tek sıkıntı, yanınızda tamamen yabancı veya çok yakın insanlar yoksa, ağlamamanız gerekebilmesi.

Savaş yok.
Barış yok.
Tarih yok.
Nuh yok.
Tufan yok.
Mutluluk yok.
Mutsuzluk yok.
Hatırlamak yok.
Unutmak yok.
Yok.
Yok.
Var,
Yok.

Ve ben aslında hiç inanmam mutlu olup bunun farkında olmadığımıza, dünyada üzgün olmaya değer ne? olduğuna, her şeyin bizim için olabildiğine, çiçeklerin bir gün de olsa sadece bizim için açtığına, mis gibi koktuğuna... filan. İnanmam ki. Ama yine de eve, elimde metrodaki makinelerden aldığım bir kutu hindistancevizli Choxx ve kulağımda Bukowski ile döndüm.

Sonuçta God who'd wanna be such an asshole? gerçekten, zıplaya zıplaya yokuştan aşağı hem de.


(21 Aralık 2010 -en uzun gece- İstanbul)

17:18, 18:19, karavanaaa!


17:18'de Etiler'de bir toplantıdan çıktım, 18:19'da Levent'te evimdeydim. Sevdiğimin beni düşündüğü saatleri bir dakika ıskalamışım hep.

17:18'den 18:19'a trafikte boşluyorsam, aklımdan tek bir düşünce geçiyor bu aralar. Son zamanlarda (en çok da kendime) söylediğim yalanlar. İnsanlara gülümseyişlerim. Yalan söylemeyi sevmiyorum, o yüzden ziyadesiyle gülümsemiyorum bu aralar. Gülünecek bir şey de yok zaten. Yine, doğruyu dosdoğru söylediğim insanlar haricinde pek konuşmayışım da yalan söylemeyi sevmediğimden.

Yoksa emin olun, kimlerle beraber çalışmak istemeyebileceğimi açık açık söylemenin hiç bu kadar rahatlatıcı olduğunu tahmin etmezdim.

***

Birazcık sohbet ettik iş sonrası. Ben gözümün kadının göğüs dekoltesine kaymaması için bayağı uğraşıyordum, yalan değil. Sadece çok samimi olduğum insanların gözünün içine içine bakarım inatla ben, yoksa oraya buraya kayar gözüm, çoğu kimse bana "saçımda bir şey mi var yaa?" demiştir. Bu kadının da takma kirpik etkili maskarasında görülecek pek bir şey yoktu; e ben de insanım sonuçta.

Nerede oturduğumu sordu kadın. Söyledim. Tek başına mı dedi, hayır dedim. Aileniz burada değil yani? dedi. Gülümsedim, ah eminim ne güzel gülümsedim! "Hayır, aslında buradalar."

Ah ne iyi yapmışsınız, değil mi... dedi kadın. Evet çok iyi yapmıştım, o kadar iyi yapmıştım ki kendi evimden vazgeçmemek uğruna bir iş feda edebilirdim belki de. Önceliklerimin ilk sıralarında ev geliyordu.

"27 yaşından önce evlenmeyin, çok gençsiniz" dedi kadın. Düşünmüyorum zaten, dedim. Fazlasını bilmesine gerek yoktu.

"Çok iyi bir yerdesiniz, hırslı da görünüyorsunuz, önünüz açık, şahane" dedi kadın. Bu ülkede bu işi yapmak çok zor dedim. Fazlasını bilmesine gerçekten gerek yoktu.

***

Başka bir 6 kişinin karşısında bugün, "engagement dedikleri şey düştü bende" dedim, tansiyonumun düştüğünü ilan edercesine. Engagement'ının düşmesi işleri daha dikkatsiz, daha kötü yapmana sebep oluyor mu diye sordular. Hayır dedim; "ah hayır kuzum, çünkü sorumluluk duygum çok yüksektir lanet olsun bana, ayrıca öyle bir umuda tutunuyorum ki, olursa, arkamda bir kibrit çöpü bırakmak istemiyorum giderken" demedim.

Hele de gidemeyişimin acısını kendimden nasıl çıkaracağımdan hiç bahsetmedim.

***

İki olasılık var; evet, hayır. Hayır'ın iki olasılığı var; ben, onlar. Al sana analitik düşünce.
Kafamda tüm olasılıkların ayrı ayrı senaryoları, replikleri var. Al sana, artık her neyse.

Umarım bunu anlatabilmişimdir.

(21 Aralık 2010 -en uzun gece- İstanbul)

Elizabeth

Benden çok şey bekliyorsun, dedi Elizabeth. Ben de bir kişiyim sonuçta, beş parmağım var, takdir edersin ki beşi de bir değil üstelik. Kapasitem belli, e bu kadar demek ki. Zorlama artık beni. Hele duygusal bir şey, sakın bekleme. Benden gelen bu.

Elizabeth'le yürümeyeceğini işte o an anladım.

Kahkahanın İktidarı

KAHKAHANIN İKTİDARI
Meltem Gürle, 19 Aralık 2010


Bütün çocukluğunuzu ‘arka sıradaki gözlüklü kız’ olarak geçirdiyseniz, sınıftaki zorbalarla nasıl baş edileceğine dair bir kaç şey öğrenmişsiniz demektir. Zorbalar her zaman yanıbaşınızdadır. Öğretmenin görmediği zamanlarda saçınızı çekecek, gözünüzün içine baka baka yemeğinize tükürecek, hatta harçlığınıza bile göz koyacaklardır. Onlardan kaçarak kurtulamazsınız. Bunu size kimi büyükler de söyler: “Ne korkuyorsun, evladım? Sen de yapıştır bir tane.” Kolaysa sen yapıştır, dersiniz içinizden. Zorbalar her zaman sizden daha kuvvetlidir. Onun için zorba olmuşlardır zaten. Cepheden yüzleşmek işlemez. En iyi ihtimalle dayak yersiniz. Daha kötü ihtimalle, diğerlerinin dikkatini çekersiniz. Çünkü, bütün gözlüklü kızların bildiği gibi, her zaman başkaları olacaktır.


Zorbaları onlarla dövüşerek alt edemeyebilirsiniz. Fakat zayıf noktalarını kestirebilirseniz, oyunu kazanmanız işten bile değildir. Nitekim, benim itilip kakılmalar tarihimin şanlı finali, bir sabah okula gitmemek için iyi bir sebep bulmaya uğraşırken, şunu farkettiğimde gerçekleşti: bir zorbanın en çok korktuğu şey gülünç duruma düşmekti. Bu bilgiyle üzerime bir ışık inmiş gibiydi. Yatakta doğrulup ciddi ciddi düşündüğümü hatırlıyorum. Kaybedecek pek bir şeyim yoktu. Bana gülünmesinden korkmuyordum. Bu yeni bir şey değildi. Oysa, onun kaybedecek çok şeyi vardı. Kendini bir tür kahraman sanıyordu. Anladım ki, süperman için kriptonit neyse, benim küçük zorba için de kahkaha oydu. Gücünü elinden alacak şeyi bulmuştum!


Bu olaydan seneler sonra, Rus düşünür Mihail Bahtin’in ‘Rabelais ve Dünyası’ adlı kitabında ‘karnaval kahkahası’na atfettiği anarşist özelliği okuyunca, çocukken farkında olmadan aynı prensibi kullandığımı anladım. Bahtin’e göre, kahkaha iktidarın gücünü elinden alıp kendisine karşı kullandığı için anarşisttir. Zorba ona gülmemizden endişe eder. Çünkü kendini çok ciddiye alır. Çünkü korkudan beslenir. Ona güldüğünüz anda üzerinde durduğu zemini tehdit ediyor olursunuz.


Başbakan Erdoğan’ın ziyareti sırasında yapılan gösteride arkadaşlarının gözaltına alınmasını protesto eden ODTÜ’lü öğrencilerin, geleneksel mücadele yöntemlerini bir tarafa bırakarak birden Uzun Eşek oynamaya geçmelerini seyrederken bunları aklımdan geçirdim. Bahtin’e sorma şansımız olsaydı, bu olayın ‘karnaval kahkahası’nı çağıran popüler şenlikli biçimlerin özelliğine sahip olduğunu söyleyecekti bize. İlk bakışta yalnızca bir oyun gibi görünen bu eylemin aslında derin bir anlam taşıdığını hatırlatacaktı.


Öğrenciler dansın adımlarını değiştirdiler. Polis kalkanlarının önünde Uzun Eşek oynamaya geçtiklerinde, kuralları gücü elinde bulunduranlar tarafından belirlenmiş bir ilişkiyi yeniden tanımladılar. İktidar, öğrencilerin kendilerine yönelen şiddetle aynı yöntemi kullanarak yüzleşmesini beklerken, onlar bu ilişkiyi ters yüz edip bir şenliğe çevirdiler. Öğrencilerin bir çocuk oyununa geri dönmekten korkacak bir şeyleri olamazdı. Oysa polisin en son isteyeceği şey, öğrencilerin elinde ‘oyuncak’ olmaktı– ki ‘yastık’ görevi görmeye başladıkları andan itibaren, bu da gerçekleşmiş oldu.


ODTÜ’lü öğrencilerin eyleminin gücü buradan geliyor. Kahkahanın gücünden. İktidar kendini ciddiye aldığı ölçüde tahammülsüzleşir. Eleştiriyi kaldıramaz. Mizah duygusu zayıflar. Kendi gücünün mutlaklığından şüphe etmez olur. İtibarını korumak için de kaba kuvvete başvurmaktan çekinmez. Ancak giysileri, kalkanları ve coplarıyla etrafa korku saçması gereken kolluk kuvvetleri, önlerinde uzun eşek oynandığı zaman birden ‘korkunç’ olmaktan çıkıp gülünçleşir. Yani dokunulabilir, başa çıkılabilir ve dolayısıyla da alt edilebilir bir şey haline gelir.

Bunun içindir ki, ister arka sırada oturan gözlüklü kız olun, ister ‘orantısız güç’le yüz yüze kalan bir avuç öğrenci, şiddete başvuranlarla başetmenin en akıllıca yolu kahkahadır.

Bahtin’in dediği gibi, kahkaha özgürleştirir. Kendine ‘süper’ güçler atfedeni yeryüzüne indirir, yabancı olanı tanıdık kılar ve böylece korkuyu yok ederek bizi serbest bırakır. İşte o zaman iktidarın kahkahası yerine, kahkahanın iktidarından söz edebiliriz. Bu hafta ODTÜ’de olduğu gibi.

Yazı: http://www.birgun.net/writer_index.php?category_code=1235310621&news_code=1292770843&year=2010&month=12&day=19
Görsel:
http://www.gazete5.com/haber/odtu-de-erdogan-a-protesto15-aralik-201-67381.htm

Neydim, ne oldum.

Eskiden midye yerdim, hem de ne biçim!
Hardaldan hiç hazzetmezdim (hala da acı hardal yiyemem ama).
Kabak tatlısını çok severdim, kadayıfı oldukça.
Küçük Prens'ten bir şey anlamazdım. Öylesine bi kitaptı, yani, ne ki?
"Kamikaze'ye kesinlikle binmeyecek"tim işte!
Rakı içmeyecektim, çünkü annem anason sevmezdi. Sonraları, aşık olduğum rakının yanında sadece su içerdim. Şalgam mı? Asla!

Mor ve Ötesi, Şebnem Ferah'ın yanında bir hiçti.
Duman da Athena'nın yanında.

Bir vakit "ilaç şirketleri aslında kanserin çaresini bulmuş ama daha çok ilaç satmak için özellikle söylemiyorlarmış" denirdi. Bir vakit ben de bunlara inanırdım, olabilir derdim, çok mantıklı, hıhıı. Sonra işin içine girdim, "yok lan, olur mu öyle şey?" dedim. Sonra işin içine battım... Aa, kanserin çaresi bulunmadı ama aa, bu arada kim bilir başka nelerin çaresi bulunmadı. Ne projeler çöpe gitti belki o an patenti bitmemiş olan ilacı olabildiğince satmak uğruna; ne projeler, bilimadamı siz olsanız kafanıza çoktan sıkacağınız cinsten... O halde olabilir, hıhıı, mantıklı.

Fikrimi değiştirdim. Fikrimi tekrar değiştirebilirdim, değil mi?

Ha, bir de arabamda tek bir şarkıcının iki albümü birden var.
Oysa eskiden Müslüm Gürses de dinlemezdim.


(11 Haziran 2010 İstanbul - 13 Aralık 2010 Adana)

Bağ(ım)lı

Ben olsam ikisinin eline de kitap mı verirdim bilmiyorum gerçi.

Görsel: http://www.bdgest.com/preview-610-BD-contes-macabres-illustres-par-benjamin-lacombe.html
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!