... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

mad as a hatter

19. yüzyılda şapka yapanlar, postu düzleştirmek için cıva kullanırlarmış. Cıva buharı solunduğunda, vücutta birikerek kalıcı beyin hasarına sebep olur, şapka yapan bu adamlarda titremeler, diş dökülmesi, koordinasyon bozukluğu, hafıza kaybı, depresyon ve endişe görülürmüş.

Buna günümüzde "The Mad Hatter Syndrome" denir, "mad hatter", Lewis Carroll'un yarattığı harikalar diyarından gelirmiş...

Kaynak: Fringe S03 ve sonra, http://www.naturalnews.com/016544.html#ixzz1P16YUkJA

kahrolmaya devam

Ece Temelkuran'a pozitif bir nötrlüğüm vardı ama hayran değildim öncesinde.

Ağzımdan aldınız sayın bayan, ahh, inşallah benden çok yaşarsınız.



http://www.youtube.com/watch?v=bbsVjvtHupU

cleaning out my closet


Aklıma düşen her kişiyi kutsal addetmekten, hepsini dünyadaki yegane aşkmışcasına bir Sezen Aksu şarkısıyla özdeşleştirmeye, bir şarap şişesine tıkıştırmaya çalışmaktan acilen vazgeçmem gerektiğine karar verdim ve... bunun için, aklıma düşüp de kalkamamış iki adamı, bir hafta içinde belirsizlikten kurtardım.

"Aşk bitti"yi dinlerken "ne saçma şarkı bu yaa, yok aşk çorap fiyatında kalırmış da, yok yer yatağında falan... üf allahaşkına!" diyen arkadaşım var benim. Halbuki ben dalıp gitmiştim şarkıyı dinlerken, aşk daha nerelerde kalırdı, illa ki kalırdı da, o kalan şeye aşk deyip diyemeyeceğimize karar vermek gerekirdi, bu cümle daha çooook uzatılırdı... Ama hayat arkadaşımınki gibi de olabilirdi. "Çıkalım mı?" "Çıkalım" basitliğinde, yıllar süren ve içinde kimsenin sıkılmadığı (içinde kimsenin sıkılıp sıkılmadığını sorgulamadığı) bir ilişkide, ayrı evlerde, ayrı hayatlarda ama haftasonu görüşerek illa, sinemaya falan gidip, zamanı gelince evlenerek, tıngır mıngır da gidebilirdi hayat.

Ama benim için gitmiyor ve madem böyle, madem böyle hızlı, sürekli sollamacasına yaşıyoruz, yanımızdaki araba uzun süre yanımızda durmuyor ve a-aa, hemen yenisi geliveriyor oradan, madem her şey normal artık... O zaman ben de kalbimde karşılığı olmayan bir ilgi varken başka biri kapıyı çaldığında panik olup, kendimi birini aldatıyor gibi hissedip de, dolaba falan saklamaya çalışmayacağım kimseyi. Sonuçta, dolaba tıktığım adamın umurunda değil ki tek olmak, çok olmak, yoğun olmak falan...

Bundan sonra daha değişik bir hayatım olacak değil ama, daha değişik bir ben olduğum kesin.

yabancı, 6 harfli

Alın size Sfenks bilmecesi: Girdiğinde gururlanılan ve çok sevilen, 3+ yıl içinde hayalkırıklığı ile gitme planları yapılan yer neresidir?

***

"There can be no happiness if the things we believe in are different from the things we do."

Freya Madeline Stark

Ben yapamadım. Benim beklentilerim gel-gitin hep gellerinde, gitmiyor bir türlü. İnanmadığım şeyi yapmayı beceremiyorum. İnanmadığım şeylerde boğulup, inandığımı yaptırmayışınıza içerliyorum. Bu idealistlikse, idealistim patron.

38 yaşıma kadar nefesimi tutup şunu diyemem mesai saatlerinin dışına çıkar çıkmaz: "Tıbbın henüz bulamadığı birtakım şeyleri, kanser gibi, yayılan enerjiyle tespit etmek mümkün." Ya yürü git allasen. Bunları söylediğim şirket telefonunu kapatıp sonra aman da araştırma, aman da insan yararı diyemedim, diyemem, bir ben varsa bile benden içeri, ikisi de aynı şeye inanıyor. Elimden gelen bu, ben aynı şekilde düşünen iki kişiyim.

***

_ Kırgınlıkla gidiyorsun değil mi sen şimdi?
dedi patron.
_ Hayır, doğru kelime bu olmazdı. Bana bir yıl önce "sen istifa edeceksin" deseler, "yok canım!" derdim ama işte, gidiyorum. Biraz şaşkınım. Gidiyor olduğum için üzgünüm, sonuçta 4 yıl oldu, ama gidiyor olduğum için içimde var olan bu sevinç ve heyecandan ötürü de üzgünüm. Daha üzgün olmak isterdim çünkü.

Söyledim, oh. Yetmedi, veda konuşmamda da söyledim. Departman, hatta dışarıdan da birileri duydu -ah, en büyük sıkıntı bu değil mi zaten?- patron boncuk boncuk terleyip konuyu dağıtmaya çalıştı, kimse de yemedi.

Yok efendim hayata karşı isyanım varmış da, yok ana muhalefet lideri olsam çok iyi olurmuş da, bana verdikleri feedback'ler her yerde geçerliymiş de... Oraları geçiyorum. Türkçe konuşamayan ve yazamayan birinin bana "senin yazdığın anlaşılmıyor" demesine, tüm çalışanlarının tiksindiği birinin beni "senin insanlarla iletişimin kötü" diye eleştirmesine izin vermeyeceğim. Arkadaşlarım da vermeyecek. Nitekim, vermediler.

_ Ben bellatrix'i çok özleyeceğim, yan masama bakınca onu görmemek çok zor olacak. Gerçi biz, onun için sevinmekten üzülmeye fırsat bulamadık bu dönemde...

Şıp! Bir ter damlası daha.

***

4 yılı ve bana "işten bir tanıdık"tan öte olanları bırakmamın haricinde, zerre kadar da üzülmeyişim... Aidiyetimin alabildiğine önemsiz şeylere oluşu... (belki de dünyanın en önemli şeyleri olmalı onlar?)

Starbucks'ta adımı hep doğru söyleyen ilk barista Yener örneğin, veya "Chai tea latte mi bellatrix hanım?" Zafer (Vec'in pek tipi olan hani!)

Her sabah bana günaydın diyen güvenlikler.

Ali abi.

(Çok uzun) sevdiğim adam.

Karanlıkta sonu görünmeyen tek koridor olabilen koridorumuz.

Şirkete yürürkenki deniz kokusu, en sıcak havada bile esen rüzgar, o sahneden müzikle geçmek. Otoparktan şirket, bir şarkı mesafesinde (bir normal şarkı, veya iki "Yesterday is Here").

15 dakika daha fazla uyumama imkan veren Miles&Smiles Classic Plus kart.

Hacettepe'deki hemşirenin masaüstümdeki Soul Kitchen duvarkağıdını görmesi, bir sonraki vizitimde izlemiş olması, film muhabbeti yapmamız... Şiir yazıyor olması, ona blog açma fikri vermem... Bir başka hocanın, kravatında böbrek resimleri olan ürolog arkadaşına "iyi ki jinekolog değilsin" demesi, bizi kırıp geçirmesi... Uludağ'daki kelli felli profesörün "asıl ben teşekkür ederim, siz olmasanız yapamazdık" demesi... Çukurova'daki çiçeği burnunda doçentin bana kafasını sallayıp Erce kanjim gibi "aynen aynen" demesi... Dönem toplantısının Ice Ice Baby ile açılması ve espriyi yapanlar haricinde sadece benim anlamam; sonra da çıkıp ICE'ı anlatmam... Bodyworlds'ü gezerken MONET'nin, DEGAS'nın göz bozukluklarıyla ilgili yazanlara anlam yükleyerek gülümsemem... İlk kez gördüğüm her yer; Trabzon, Antep, Adana, Bursa, Viyana, Londra...

Bu kadar.

***

The Last Supper (by Kırçiçeği)

Giderken güzel gittim. Tüm dolaplarımı boşaltıp, çöplerimi attıktan, son mesai yemeğimi yiyip son masrafımı yaptıktan sonra, elimde bir koli eşya, çıktım bizim binadan, sola döndüm, köprüyü gördüm ışıl ışıl, gözlerim doldu. Toparladım. Güvenliğe girdim, "ben bugün işi bırakıyorum da, kimliğimi vereyim dedim" dedim giderek kısılan bir sesle. "Hayırlı olsun" dediler. Son kez iyi geceler dedim kapıdakilere, sonra taksiye bindim, bu sefer toparlayamadım.

Ağladıysam da yalnız ağladım ama, daha birkaç saat önce veda pastam kesilirken gözleri dolan tek kişi olan kanjimi aradım taksiden.

***

Ha, bir şey daha...

"Sene-i devriye" diye bir laf vardır, biz eskiler çok kullanırız. Yıldönümü demektir. Devreden yıl demektir. O yılda devreden içimdekiler de demektir naçizane fikrimce.

İki sene oldu, bana yüzyıl gibi geldi zaman zaman.

Cevap almayacağımı biliyordum ve ona rağmen (ya da cevap almayacak olmam önemli değildi ve o yüzden) bir veda maili daha yazdım ben, "Hoşçakal (#2)" Yine elim titredi.

Ve draft sent.

Sıfırlandım, devretmiyorum artık.

(29 Kasım 2010 ~ 03 Haziran 2011, İstanbul)

eğer-

eğer bu iki günün yoğunluğundan kafamı, duygu yoğunluğundan da kalbimi kaldırabilirsem,
eğer bilgisayar başına oturabileceğim boş, ertesi gün annemlerin taşınıyor olmadığı veya evimde IKEA dolapları kurmadığım, kitap ve CD yerleştirmediğim birkaç saat bulabilirsem,
eğer çok yorulmazsam, her yerde arayıp yine de bulamamış olmazsam (hani olur ya),
eğer uyumak zorunda olmazsam,

çok güzel şeyler yazacağım. üzücü şeyler, ama üzücü olduğu için güzel şeyler.

ama ben çok yorgunum blog. her dışarı çıkış bir işkence bana. çok uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımın doğumgünü olsa da.

ve sanırım bende bir hastalık var, yanımdakinin duygu durumunu edinme hastalığı. o kişiden daha mutlu/üzgün/sinirli vesaire olup çıkıyorum sonunda. sevgili elkitabım paranoyak, nerdesin, bana bu hastalığın ne olduğunu söyle ya da yetiş hızır acil, lokman hekim, hipokrat, ya da yar bana bir eğlence medet...

kahrolmak

Bugün İK görüşmesinde müdürlerin kariyerine çomak soktum. Cuma günü, yani son gün, bi gayriresmi görüşme daha yapıp ittirebildiğim kadar ittireceğim o çomağı. Devirmesem de tekleteceğim onları.

Aslında gidişe bırakmamak lazım bu olayı, da dedim İK'ya. Millet patır patır dökülmeden belki, goygoyu bırakıp yapmaları gerekeni yapmaları, milleti "dinlemeleri" gerekiyor. Sen işe aldın sen takip et, hesabı.

Ülkedeki olayları konuşmak için de ülkeden ayrılıyor olmak gerekmiyor illa ki, ama o kadar yorucu ki. Konuşalım mı? Bugün gerçekten kahroldum ben. Hopa'da yaşananlar (gerçekten yaşananlar ama) ne? KORKUNÇ! Birtakım insanlar, ki icabında 5-10 pornocu, icabında 200 kişi olan ama iş başbakana karşı durmaya gelince nedense devleşen, kalabalıklaşan ve üstlerine polis sürüsü salınmadan kontrol altına alınamayan bir topluluk, başbakanın miting yapacağı yerde halay çekmiş ya... Polis biber gazı sıkmış, bir öğretmen ölmüş -BİR ÖĞRETMEN ÖLMÜŞ!- başbakan çıkıp "kalp krizinden öldü, üstünde durmaya bile gerek duymuyorum demiş, Hopa'da elektrikler kesilmiş, telefonlar dinlenmiş ya... Mizah dergisi almak için 18 yaş sınırı getirilmiş, dün ağlak barınç çıkıp 5-10 pornocu demiş (belli ki altı sıfır atıp söylemiş ya), yandaş medya havalara bakıp ıslık çalmış, bunların hepsini görmezden gelmiş ya...

Yasaklarınıza, rezilliklerinize, ikiyüzlülüklerinize ben yetişemiyorum artık.

ULAN!
Ben bugün çılgın projeyle ilgili atıp tutacaktım, kinayeli, komikli, şakalı bir şeyler yazacaktım, hal bırakmadın bende RTE. Senin yüzünden yazamıyorum, daha beni doğrudan engellemedin (o günü de bekliyorum ya), ama ülkem için üzülmekten yazamıyorum, içimdeki öfke o kadar büyük ki o öfkeyi kusamamaktan ötürü yazamıyorum, memlekette olan biteni birtakım halka nasıl da anlatamadığımıza, nasıl aciz olduğumuza, elimizden nasıl da bir şey gelmediğine şaşırmaktan yazamıyorum. Yazamaz oldum. Düşünemez oldum.

İstediğin buydu, al.
İnsan müsveddesi...


(01 Haziran 2011, İstanbul)

bi bu eksikti çünkü!

http://www.formspring.me/bellatrixbegins

(çünkü bazı geceler uyku tutmuyor.)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!