... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

JUJU

Söylemesi ayıp, dünyaya açılıyorum -hiç açmadığım kapılarla, demiş Mazhar usta, New York Sokakları'nda. Tımtım tıtıımm...-

Evrensel küme olmuşum da haberim yok! :)

Seni çok özledim Vec, her gün konuşuyoruz ama yine de özledim!

Evet!

Geçtiğimiz haftasonu Bursa'ya gittik. Uzun zaman önce, Bursa ziyaretlerimden birinde Ahmet'imin "ben şöyle bir şey düşünüyorum" diye bana uzun uzun anlattığı evlenme teklifi merasimine şahit olmaktı amacımız. Biz, yani erkek tarafının üniversite tayfası, liseden arkadaşları, kız tarafının arkadaşları, kardeşi; hepimiz esas kızın doğum günü partisi sandığı bir akşam bir araya geldik. Esas kızımızın adı Çiğdem; onu söyleyeyim de her seferinde zahmet etmeyeyim, dimi.

Ahmet'in evinde toplaştık, sonra Ahmet Çiğdem'i aldı geldi. Geçtiğimiz yıl da "evde bir şey unuttum" diyen Ahmet ona aynı bahçede kemanlı, yemekli bir organizasyon yaptığından, Çiğdem bir kutlama bekliyordu ama bizi hiç beklemiyordu. Yemek yedik hep beraber, pastalar kesildi, hediyeler verildi (bizim yol üstünde durup aldığımız hediye ile beraber) falan filan derken bizim akşamın başından beri Ahmet'e bakıp bakıp sırıtma sebebimiz, 'işte o an' geldi çattı.

Bahçeye yarım daire şeklinde yerleştirilmiş sandalyelere oturduk, karşımızda bir perde ile ve bir video başladı: Ahmet'in Çiğdem'e geçtiğimiz yıl düzenlediği sürprizin videosu, işte bahçeye giriyorlar, Ahmet Çiğdem'in sandalyesini tutuyor, oturuyorlar, müzik çalıyor, güneşli bir gün, her şey çok güzel... Birden, bu sahneyi kenara iterek Ahmet giriyor videoya, bembeyaz bir stüdyoda, üstünde o gece giydiği gömlek, pantolon ve "merhaba!" diyor bize. Ahmet, önümde oturduğu yerden perdeye doğru "sen de nerden çıktın?" diyor (replikler ezberlenmiş), ve bir muhabbet başlıyor aralarında, "bırak da videoyu izleyelim" "hayır, ben bir hikaye anlatacağım" "peki anlat bakalım..."

Ahmet ve Çiğdem'in tanışma öyküsü karşımızda. Ortaokuldan bu yana tanışan, arada yolları ayrılan iki kişi, fotoğrafları, aradan geçen zaman, büyüyüşleri ve tekrar bir araya gelişleri geçiyor gözümüzün önünden, bu arada videodaki Ahmet sürekli konuşuyor, "tekrar" diyor, "hiç ayrılmamış gibi" diyor... Tekrar arkadaş olduktan sonra açılamamış kıza, bir gün bir yerde otururken sıkıntılı sıkıntılı, gidip garsondan ufak bir kağıt istemiş, üstüne şöyle yazmış:

"Bazı şeyleri riske atıyorum belki ama ben seni artık eskisi gibi arkadaşım olarak GÖREMİYORUM!"

Gidip Çiğdem'in eline tutuşturmuş kağıdı, beklediği tepkiyi aldığı söylenemez çünkü Çiğdem notu okuyup "Ee?" demiş (videonun burasında Çiğdem araya girip "ee, bu muydu yani bu kadar darlandığın şey?" demeye çalıştığını söylüyor) O günden sonra da bu not Çiğdem'in cüzdanından çıkmamış, ta ki bu video hazırlanana kadar.

Fonda hala kağıdın görüntüsü varken gerçek Ahmet bizden bir kalem istiyor, veriyoruz boştaki elimizle çünkü diğer elimizde patlatılmaya hazır konfetiler var; Ahmet kalemle kağıda bir şeyler çiziktiriyor, o sırada videodaki görüntü de değişiyor, aynı not ama bir farkla: "... ben seni artık Çiğdem.Kır olarak göremiyorum"

Ahmet elindeki notu Çiğdem'e veriyor, Çiğdem nota bakıyor, Ahmet'e bakıyor; bir şey anlamaya çalışırken soru geliyor: Benimle evlenir misin?

Evet, evet!, konfetiler patlıyor, Ahmet tutulup havuza atılıyor, bir sürü kahkaha, kocaman bir mutluluk balonu içinde herkes; telefonlar ediliyor, anne, baba evden çıkıyor tebrik için, kahveler içiliyor, azıcık hamak sefası ve biz yola dökülüyoruz.

İlk öğrenen bendim bu teklifin hikayesini, ilk yazan da ben olayım. Başbaşa evlilik teklifi mi tercih ederdik, yoksa böylesini mi, bu muhabbet de başka yazıya kalsın.

Bu arada, kayıtlara geçsin: Seneye düğünümüz var!

(07 Ağustos 2010, Bursa)

Haftanın Sonu

Cuma günü işteyken dürttüm bizimkileri, evde kesin yalnız olacaktım ve evde yalnız olduğum cumaları sızıp kalıyorum haftanın yorgunluğuyla, cuma günü konseptine yazık oluyor. Neden haftanın ortasında bir gün sızmayıp 3'e, 4'e kadar oturduğumun açıklaması yok. Bünyenin kendini zorlaması, diyelim.

İşten geç çıktım, ne güzel düzelttim etrafı, masamdan bir sürü şeyi attım filan; mesai saatinde yapmaya fırsat bulamadığım şeyler yaptım müziği de sonuna kadar açıp. Eve geldim, sonra bizimkiler geldi, çıktık. Aslıko aradı, gelsene dedi, Çeşme'ye hem de, sanki sokağın köşesi! Olurunu olmazını tartışırken İzmirli tayfa gaza geldi, gider miyiz, gideriz aslında falan filan... Kısmet diyelim şimdilik :)

Taksim'e geldik. "Nereye gidelim?" "Balkon'a gidelim." Gittik. "Aa bizim liseden arkadaşlar var burda, bi dakika dedi Yalçın, bi baktım Erdem, Mert, arkasından Erinç, Burak, Moris: Portakal Balkon'da! ama Adil eklentisiyle.

Böyle tesadüfler çok eğlendiriyor beni çünkü genelde karşılaşmak istemediğim adamlarla daha sık karşılaşırım, niyeyse. Dün eski bir erkek arkadaşımla karşılaşmanın kıyısından dönmüşüm örneğin, biz başka bir yerden biraz geç çıkmasaydık... Neyse uzun hikaye şimdi o. Oturduk muhabbet ettik, sanıyorum Google İrlanda'daki dokuzuncu! Türk olan Moris'i de böylece görmüş oldum, sonra onların pili bitti, kalktılar. Biz de tabi ki ıslak hamburgerimizi yedikten sonra döndük, ben uykusuzluktan sürünerek yattım yatağa. Tavsiye ederim, deneyin arada bir. Hamburgeri değil, sürünmeyi.

Ah, bu arada Bozcaada'ya gitmeye karar verdik Ağustos sonu. O kadar kalabalık olacakmış gibi geliyor ki bana! Tek tesellim ramazan oluşu; sadece ramazanda içmeyenlerin işi olmaz Bozcaada'da gibime geliyor, göreceğiz. Bu defa ev tuttuk ama tabi ki Rengigül'e kahvaltıya götüreceğim onları. Bunlar hiçbir şey ifade etmiyor biliyorum, çünkü hala yazamadım o yazıyı. Bugün çok kararlıyım ama!

Bozcaada Bozcaada, ne garip, özledim orayı...

Bizimkilerin bir huyu var, bir ay görüşmüyoruz bazen, denk gelmiyor işte, ama görüştük mü suyunu çıkarıyoruz. Hemen ertesi gün için, gece için planlar yapılıyor. Biz de cumayı böyle bağladıktan sonra cumartesi arkadaşların havuzlu evlerine gitmeye karar verdik. Öğrenci kimliğimiz artık geçmiyor, okul havuzu çok pahalı biliyor musunuz? Havuz, rüzgar, pizza, arkasından tembellik, bi kanalda Ally McBeal maratonu Ayça'yla...

Bir laf vardı dün izlediğimiz bölümlerden birinde:
"The only thing worse than wanting something you don't have is having something you don't want."

Düşündüm; nereye koyacağımızı bilemediğimiz eşyalar, adamlar, hisler oluyor elimizde bazen, çekmeceye koyuyoruz kapanmıyor, kutulara sığmıyor, halının altına süpürülemiyor. Biz de unutmayı tercih ediyoruz, unutarak kaybediyoruz, olabilir mi?

Unutabiliyor muyuz, unutarak kurtulabiliyor muyuz Kenan Doğulu'nun iddia ettiği gibi?

Bilemedim. Ama bunca zaman sonra, izlediğim ilk yabancı diziye rastlamak güzeldi. Sonra Okay'ı ve "erkekler evlerinde özgürce maç izlemek ister" reklamlarına örnek olacak arkadaşlarını bırakıp, Ayça'yla bize geldik. Im Juli, benim için tekrar, Ayça için ilk. Çok sevdiğim bir filmi ilk kez izleyen insanların yanında olmaya bayılıyorum. Blue moon, you saw me standing alone... Neredesin Firuze'yi bulduk, şimdi sıra Im Juli müziklerinde, hadi bakalım...

Akşam Tsu'mun sevgilisinin doğumgünü, sonra klasik durağımız Mono. Gençliğimizin müzikleri, aah ah! Sözünü bildiği şarkılarla rahat eden adamım ya ben, Mono'yu çok seviyorum. Her gittiğimde Ooo vatçiva! çalıyor, lisedeyim sanıyorum; funky town çalıyor, kendimi Friends'in geçmişe dönüş bölümlerinde buluyorum filan... Bu aralar en sık kurduğum cümle "ayh hava çok sıcak", Mono'da yerini "aaa ne çalıyor yaa"ya bırakıyor bir süreliğine. Ve klimaya tapıyorum.

Ha deli gibi dans mı ettim, yoo. Şey düşündüm hatta müzik akciğerlerimi titreterek çalarken; bir süre belli biriyle karşılaşır mıyım demeyeceğim hiç. Mesela Google map veya her neyse, kendini tanıdıklarına görünür yapıp an be an nerde olduğunu bildiren adam var ya, ya da feysbuktan her an nerede olduğunu duyuran adam... Onu takip eden insanın işi kolay dimi? Nereye gideceği, nerede olacağı hep belli, karşılaşmak isteyenin işi kolay. Diğer türlü hep düşünmek zorundasın, hep bi heyecan bi merak, "acaba gelecek mi?"

O merakın olumsuz yanıtını almak var işte. Merak bile edememek, çünkü biliyorsun ki adam yok. Yurtdışında olsa karşına çıkabilir, bak Moris'e. Ama bu adam yok, çünkü çıkamayacağı bir yerde.

Merak etmeyi sevmediğimi zannederdim.

Özledim. Garip ama. Böyle zamanlarda nerde olduğumu unutup dalıveriyorum. Dün de elimde kolam, dirseklerimi bara dayamış dalarken Tsum tuttu çıkardı beni, "ne bakıyosun kabadayı gibi, bütün kızlar senin mi?" dedi. Farkında bile değildim nasıl durduğumun, nasıl baktığımın; o an fark ettim ki kendimle ilgiyi bu çok şikayet ettiğim algıyı ben yarattım ve haberim bile yok insanlara nasıl yaklaştığımdan. Oysa, bana nasıl hitap edilmesini istiyorsam ben de öyle hitap etmeliyim insanlara. Abi'yse abi. Can'sa can.

Yine Ally McBeal'de değişimle ilgili bir şeyler vardı. İnsanın evinden işine, her gün yürüdüğü yolda, her gün gördüğü insanlarla karşılaşarak yürüyüşünde dahi değişik bir şey olamaz mı? Gardırobu yenilemek değil bu dediğim, hani iki gün önce dedim ya kendimi yetkin hissettim diye, işte onu göstermek. Bir klibin veya filmin içindeymişim gibi yürümek sokakta. Hafifçe gülümser bir ifade takınmak ama gerçekten gülümseyecek bir şeyler olduğu için. Çünkü gülümseyecek bir şeyler var. "Bana ısrar et, gelicem" dediğin adam sana ısrar etmemiş olabilir, işler yetişmemiş olabilir, canın sıkkın ve her şey sana zor geliyor olabilir; ama gülümsenecek bir şey var yine de. Maharet onu bulmakta.

Bu sabah kalktım, Kara Fırın'a gidip börek aldım kendime, börekçide edilen kahvaltı sağlıksızdır ama bünye istiyor arada bir de olsa, alışmışız bi kere. Mutluydum evimden fırına 2 dakikada gidiyor olmaktan ötürü, burada yaşamaktan ötürü. Sonra geldim, anahtarım kapıyı açmadı, uğraştım, uğraştım, çilingir çağırdım hatta, sonra tekrar deneyeyim dedim ama en baştan. Bir kere kilitlediğim kapıyı açamadıysam, 5 kere kilitleyeyim, sonra belki açarım. Sadece en dipte ayağını vurup yükselebilirsin ya, o hesap. Tık, tık, tık, tık, tık; şimdi geri, tık, tık, tık, tık, tık... Açıldı! Çilingire "gelmeyin" dedim, "arkadaşlar çözdü olayı". Vantilatörün karşısına geçtim, ayranım, böreğim, bilgisayarım, müziğim, önümde okunmayı bekleyen minik bir kitap... Gülümseyecek bir neden mi arıyorduk?


bu ben değilim :)

(15 Ağustos 2010, İstanbul)

Stil tavsiyenizi yesinler!

ALL dergisi, "ne giysem" sıkıntısının geniş zamanlara yayıldığı kadınlara stil tavsiyesi veriyor.
Haziran 2010 sayısından beni çok güldüren bir tanesini yazıyorum ki ibret-i alem olsun:

"Tur rehberiyim. Sürekli hareket ediyorum. Bu nedenle de üzerime en rahat kıyafetleri geçirip çıkıyorum. Ayakkabı tercihimse spor! En zorlandığım nokta VIP müşteriler. Hele onları günün sonunda eve de uğramadan şık bir yere götüreceksem çok zorlanıyorum."

Tamam! Size turu topuklularla yapın demeyeceğiz. Ama çantanıza alternatif bir üst ve ayakkabı atmayı ihmal etmeyin. (...)

Hah, işte bu kimsenin aklına gelmemişti!
"Yanına fazladan elbise al" diye stil tavsiyesi mi olur len?! Dergicilik, hadi onu geçtim, modacılık bu mudur?

Hayır.

Ne komik, şimdi duyduğum bir plana "hayır" deyişim. İçim gitti, yalan değil. Bir an düşündüm ciddi ciddi. Hiçbir mazeretim geçerli değildi aslında ve dile getirdiğim hiçbir kişi de sebebim değildi.

Bazen insanın bir yerde olma nedeni, olmama nedeni de olabiliyor birdenbire.
Bir yerde olmamak da bir nevi özgürlük, olmadığı için üzülmemek de.
Dün güzel bir gündü, bugün değil ve yine de ben sınırlarını çizdiğim hislerle mutluyum, karnım ağrıyor biraz evet, istiyorum biraz evet ama mutluyum böyle. Neydi? "Gerçekten istediğimizi" yapacaktık.

Meydanı boş bırakmamak için orada olan adama figüran denir ve ben o kadar iddiasız değilim. Güçlü hissediyorum kendimi şu an. Yetkin. Mahir. Cesur.

Akşam beni tüm gücüm, yetkim, maharetim ve cesaretimle kabul eden adamlar göreceğim ve kendimi çok iyi hissedeceğim.

***

Yine araba kullanırken üşüşmesi kafama düşüncelerin, ne büyük talihsizlik. Diyorum ya, mutlaka bir ses kayıt cihazı almam lazım benim, telefonun menüsü be(y)nim kadar hızlı değil, tek tuşla başlayan bir şey lazım bana. Çünkü ben tek dokunuşla başlıyorum. Bir yerde kaset bitecek, o zaman geri sarılacak mı, sözler geri alınacak mı (alınabilir mi?) göreceğiz. Şimdilik, öfkelenmemeye çalışıyorum, gerçekten. Yüzüm kızarıyor, burama kadar geliyor bazen, kendimi sakinleştiriyorum çünkü biliyorum, -başka tür bir ilişkiydi ama başıma geldi bir kez- ben çok öfkelenirsem hiçbir zaman unutamam, affederim belki ama üstesinden gelemem, istesem de. Ne yapılırsa yapılsın benim için, inanamam, çok geçtir, çok. İstesem de.

Ve çizdim hislerimin sınırlarını, üst üste gelen ne varsa gözümün önüne geldi ve bir sonuç çıkardım kendime. O anki gibi ifade edemeyeceğim ama ne istediğimi, neye ihtiyacım olduğunu anladım. Askı'nın anladığı gibi anladım kendimi.

O yüzden...
Au revoir!

IKEA'yı çok mu beğendiniz?...

IKEA'yı çok mu beğendiniz?...

IKEA'nın, her gördüğümde güldüğüm pazarlama harikası ilanları var, son gidişimde fotoğraflarını çektim artık dayanamayıp:



Fazla gülmeyin diye miniminnacık yazmışlar ama bizim için hizmette sınır yok:

Arkadaşım, sarısını beğendiysem neden mavisini alayım? :) Biliyorum bazıları açıklama yapacak benim ofis arkadaşlarım gibi, "yani torbayı çok beğendiysen mavisini satıyoruz diyo" diyecek filan.
*
Eyh, o kadarını anladık herhalde. Öyle bile olsa, cümlenin gelişine gülerim ben. O zaman "Torbayı çok mu beğendiniz? Mavisini satıyoruz, buyrun." deyip, bana malzeme vermeselerdi.
O zaman sadece bu torbanın nesini beğenicez ki diye gülerdik.
*
Bu reklamlar bana Bugs Bunny - avcı Elmer çizgi filmlerini hatırlatıyor. "Buralarda bir tavşan gördün mü?" "Tavşan mı? Böyle ponpon kuyruğu var mıydı?" "Evet" "Peki böyle uzun kulakları?" "Evet" "Böyle zıplıyor muydu?" "Evet" "Eee doc, hayır görmedim."
:)
*

... o zaman Praktiker'e gidin!

Vazgeçmeyenler

Beyaz saplı bir bıçak, bir tahta kapı, ilan arkasına yazılmış bir not:

"Yolcu hedefine henüz ulaşmadı. Daha bitmedi."

Hamile bir kız, koca bir banliyö evinin paspası, ilan arkasına yazılmış bir not:

"If you're still in, I'm still in."


Film izlemenin en iyi yanı, birinden diğerine uçuşmak olsa gerek.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!