... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

çarşaftan yelkeni


_ Alo, naber?

_ İyidir, senden?

_ İyi nolsun, oturuyoruz. DVD’ci var ya bizim, onun için aradım ben seni. Biz istemiyoruz ama sen istiyosan alalım?

_ Aa, ne güzel. DVD varsa istiyorum.

_ Tamam.

_ Ha yalnız VCD istemem.

_ Yok, VCD varmış hep bu aralar.

_ İstemem o zaman, VCD var evde. Daha sonra belki.

_ İyi o vakit, hadi öptüm.

_ Hadi bay.


VCD sevmiyoruz, kalitesiz oluyor. Ama DVD yok diye, yani, gelip bulmasın mı bizi bu kafa?

Moruk, yok böyle bi sinema!


Görsel: Mika - Lollipop (klip)

Bu yazı portakalsuyu'nda da yayınlanmaktadır.

New Yorker in England

Ben işaretlere inanırım, daha doğrusu inanmak isterim. Meylederim, içimden bir şeye bağlamak gelir olanı biteni. Yeni işimin ilk gününde, müdürün bir anda Kum Gibi çalması, benim ne kadar isabetli bir karar verdiğime dair çok güçlü bir işaretti örneğin.

"Orda hayat nasıl?" diye soran bir arkadaşa, "burada hayat var ve bu kadarı yeterli, diye yanıt verdim. Böyle hissediyorum. Hayatımda başka şeyler de oluyor, başka, alternatif heyecanlar. 30lu yaşlarımda korprıt denizlerde yüzüyor olmayacağım muhtemelen ama bunun için şimdi gözümü karartıp bilmediğim yollara girmenin mantıklı olmadığına karar verdim. Birden karaya çıkıp nefessiz kalmayacağım, evrileceğim yavaş yavaş. Evrimsel heyecanlarımı bir yazıya sığacak boyutlarda küçültebilirsem, ayrıca anlatırım. Onu bir kenara bırakırsak, genel huzur seviyem hatırlayamadığım kadar uzun zamandır bu kadar yüksek olmamıştı.

Daha az, öz, gerçek dertleri olan bir yerde çalışıyorum artık. Hırstan gözü kararmış, en iyi olmakla kafayı bozup neyi iyi yapmaya çalıştığını unutacak kadar kafası karışmış bir şirkette değilim, sürekli ağzımdan çıkanı duyurmaya çalıştığım bir kalabalığın ortasında "tamam arkadaşlar hepimiz bu işin nasıl yapılması gerektiğini, kitapta yazanı biliyoruz, ama biraz da pratikte yaptığımızı konuşalım" cümlesini kurmuyorum haftada en az bir kere. "Mektubu yazıyoruz ve burada dosyaya koyuyoruz, sonra giderken yanımızda götürüyoruz. Her gün mektup göndermiyoruz tabi ki çünkü let's face it, hocalar okumuyor" diyen, işin teorisinde boğulmamış bir müdürüm var artık.

Yine de, yeni işim için alacağım raporu beklerken önümden geçen birinin torbasında eski şirketimin logosunu gördüğümde içimin cız ettiğini itiraf etmem gerek. Orası için, beni ayrılma raddesine getiren olaylar, kişiler için, orada kalan dostlarım için üzülmüyor değilim. Sapanca’da, gereğinden lüks bir otelin, 2 ay önce departman olarak oturduğumuz aynı toplantı odasında tüm divizyon olarak oturmak bana büyüdüğümü hissettirmiyor. Ama buradaki ilk ve devam eden intibam, denizin benim için küçüldüğü. Görecelilik kuramı bir kez daha kanıtlandı iş değiştirince.

Büyük denizleri, kalabalık akşam yemeği sofralarını özlüyorum zaman zaman; hala “bizimkiler” diye bahsettiğim insanları ve geçen divizyon toplantısını hatırlıyorum, bir Selection şarap açılırken, bir arkadaşın hiç hazzetmediğimiz erkek arkadaşıyla dalga geçişimizi andım, mesajlar attım ona buna: “Sizi seviyorum lan!” Çünkü onlar olabilecek en iyi ofis tanışları olmanın ötesinde, benim ilk iş arkadaşlarım.

İşte o yüzden de geçen iki haftada bu kimlik kartı, bu masa, bu çalışmalar benim değil hala, yabancılıyorum, yadırgıyorum yerimi biraz. Kendimi sıklıkla sandalyenin ucunda otururken buluyorum. Sanki her an kalkacakmışım gibi. Sanki bu bir geçiş dönemiymiş, hatta geçici bir transfermiş ve ben bir gün kalkıp yine communicator'da yeşile dönecek, eski masama oturacak, gerzekçe metriklere kafa yorup, takıldığımız saçmasapan şeylerden şikayet edecek, müdürle takışmamak için çaba sarf edecek ve mutsuz olacağım yine, gibi. Ofis ortamını, çıkan yangından önden kaçan patronu, bahaneyle Starbucks’a sığınan “Dream Team” müdür takımını resmedip yeni ofisime kargolayan arkadaşım Derin gibi, o mutsuzluğu dalgaya vuran herkes gibi ben de akıntıya kapılacağım, gibi.

Oysa ki rüzgarım artık neta. Hem, kanjim de artık orada çalışmıyor, yakında Tuba da çalışmıyor olacak. Neydi, Tuba da giderse ben de giderdim. Eh, sırayı tutturamadık ama, sözümüzü tuttuk.

Hem bir şey diyeyim mi, ben zaten her zaman turuncuyu maviden çok sevmişimdir.

Coco'ya

"Harp, iki kişiyle olur."un başı. Onu Coco yazmış olmalı aklıma girip, cevap mahiyetinde. Vecihe'nin aklından, benim aklıma girip, parmaklarımı hareket ettirmiş olmalı.

Peki, baştacı edilesi değil mi iki kişinin bir diyaloğun iki ucunu yazması, birbirlerinden habersizce, monolog olduğunu sanarak haykırması bir şekilde?

Çok...


***

Bahar geldi Coco. Sen seversin cok.. Hava cok taze ve temiz. Yesil erik mevsimi geliyor... hava gec karariyor. ogleden sonra uykulari gereklilesiyor. Senin gezme sezonun da aciliyor, ki ben bunun icin cok mutluyum. Hem bu guzel arazi ve evin de var... Ne buyuk nimetlere sahipsin Coco.. Sen bazen, eger islerin erken bittiyse, bu sehir disindaki guzel eve ogleden sonra gelirsin ya, 3 bucuk 4 gibi.. Yagmuru getirirsin o bizim kadar huzunlu sehirden cogu zaman... o anda hava aniden kararir, bembeyaz evin uzerinde kara, yogun ve sinirli yagmur bulutlari toplanip, , daha hava kararmadan, topragi iclerindeki tum pisligi atarcasina, kufreder-kusarcasina sulariyla yikarlar. Senin bahceni nemli bezelye tanesi rengine boyar, buradan uzak diyarlara dogru yol alirlar- tum ofkeleri hala icinde, kaybettiklerini dikkate almayarak..

Ama sen cogu zaman aksamustu gelirsin Coco.. Yemek saatine az kalmistir ve senin araban bahce kapisinda belirir. Aslinda farlara gerek kalmasa da soforun onlari acip olmeye yaklasmis tum kelebekleri uzerinize ceker. Iste tam da o anda cicek bahcesinde guller acar, hemde kirmizi uclu sari guller. bu ne guzel renklendirmedir bir gorsen. ama gormuyorsun Coco, kor degilsin ama gormuyorsun...

Hatirliyorum, toz pembemsi pudra rengi pantolonunun ustune cizgili bluzunu giydigin bir gundu, herkes bahcedeki veranda da oturuyordu... Sen sarmasiklar ve ciceklerle dolu olan bahcenın sol kosesındeydın. Orada sadece ayakta duruyordun,bir melodi mirildanarak. cok zariftin, durusundan asalet akiyor, saclarin damlalar halinde dokuluyor, gozlerinden uyku damlıyor ve icin kan agliyordu. Anlamadigimi sandin, ama ben anliyordum Coco. Senin ne yapmaya calistigini, neden boyle oldugunu anliyordum. Hakvermek elimde degildi- cunku seni boyle gormeye dayanamiyordum- ama seni anliyordum Coco. neden boyle yaptigini, nasil bu raddeye geldigini anliyor ve saygi duyuyordum. devam etmeni, bu ruh halinin en uclarina kadar gidip biktigini ve birseyler degistirmek istedigini gormeyi istiyordum ama ben yine de bizi cok seviyordum, Coco.. cunku sen benim ilham kaynagim ve birlikte olmak istedigim tek insandin.

***

Coco, senın bir ara cok mutlu oldugun anlar da vardı, derin muhabbetlerinin oldugu zamanlardan bahsediyorum. O zamanlar beni daha gozden cikartmamistin. Herseyi yapabilecegini, bundan sonra sadece daha iyi olabilecegini dusundugun zamanlar var ya, onları anımsıyorum.. Aslinda cok da uzakta kalmis, eskimis, sararmis bir zaman degil bu bahsettigim- ama simdi bu guzel evde sana gore o zamanlarin ustunden bir omur gecmis gibi geliyor olmali, oyle degil mi Coco? biliyorum Coco, biliyorum.. yuzunden okunuyor zaten.. baskalari anlamaz, gormez, belki de dikkat etmez, ama ben anladim Coco. Sen bu duyguyu hissetmesi gereken bir insan degildin, ama oldu, napalim.. Buyudun Coco, buyudun.. Hala ne kadar saf ve naif gorunsen de sen beni oldurrmeye karar verdin Coco. yok edecek, yıkacak, donusturecek ve degıstırecesın. Yapmak zorundasin ve yapacaksın. Ve ben artik sana uzaklardan bakmak zorundayım, seni, guzel yuzunu, harıka sıluetını, yerimi kapan umarsizlik ve bosvermisligi hayranlikla izliyorum.. Onlar elbet basaracaktir, ama ben basaramadim...

Hayat cok kisa Coco, ve hicbir seyin buyuk anlamlari yok. onun icin bu yuvarlak merdivenlerden bu kadar huzunle tirmanma. Mermer kadar beyaz tenin en az onlar kadar soguk olmayi haketmiyor. Beklentilerin teker teker yokettiginde izdirabin cogalmis olabilir ama neticeye bak Coco, ozgurlestin. Denklemlerdeki her sembol o kadar degisken ki, sonuca asla ulasilmiyor. Cunki aslinda bir sonuc, bir anlam, veya bir onem de tasimiyor hicbirsey ya. hic birseyin anlami olmamasi kadar oldurucu ama ozgurlestirici birsey daha duymamis olabilirsin hayatında, bunu anladigin an beni yoketmeye karar verdigin andi zaten. ama ben bunun icin cok mutluyum coco, ama keske boye olmasaydı demeden de duramiyorum tabi..... anladim, beni bitirdin ama ozgurlestin. hayat sana guzel, sakin sucluluk duyma, sakın duygusallik yapip benim geri gelmeme izin verme. Sakin ol Coco, ve kendini kotuluklerden sakın...

***

Kararini verdin, simdi bu ev, bu sutunlar, bu bahce derin bir sessizlige burunmus biraz sonra olacaklari bekliyor. Sen tum huznunle mermer merdivenleri tirmaniyorsun. uc adim da bir durup siyah cilali trabzanlari koyuya boyanmis tirnakli ellerinle tutuyor, bedenini hafifce geriye, asagiya cevirip bir elinle karnini tutuyorsun. kararsizlik yasiyor, hala kuruntulu davranislarina devam ediyorsun Coco. Bu sabitlesmis, takintili, herseyin iyi olacagi dusuncenden kurtulamadin gitti. Bu yalan yanlis, bu adice, bu kuralci dusunce tarzini yok etmek icin kararli davranip siyah beyaz ipek elbısenin içindeki bedenini yukari katlara yoneltmen lazim! Iyi gidiyor Coco, ben hala yanindayim, devam et. sana su an cesaret verebilmek benim su ana kadar yaptigim en iyi hareket olsa gerek. zaten bundan sonra hic bir yaptirimim olamayacak. en azindan son dakikalarimda senin isine yarayabileyim Coco, en azindan icice gecirdigimiz bu son saniyelerde hakkimda iyi dusunmeni saglayabileyim...

Bu guzel evin ucuncu katina ulastin Coco, artık dönüş yok.. holden sola donerek koridorun sonundaki, disaridan kule gibi bır goruntu vermesi icin yuvarlak mimariye sahip olan odaya giriyorsun. Yerler siyah beyaz karolarla bezenmis, odanin yuvarlak olan cephelerinde uzun pencereler, kapidan hemen girince sag tarafta kocaman bir somine mevcut. sominenin hemen onundeki iki buyuk yumusak mınderlı kırık beyaz renklı ıki koltuk odun atesinden gelen renkle ahenk icinde duruyorlar. Duvara dayatilmis siyaha yakın cevız agacı büfenin ustune asilmis uzun bir ayna bundan sonra yapacağın hreketi bekliyor.oda da kı ıkı beyaz koltuk, bır uzun kanepe ve küçük kahve masaları dışında bulunan tek mobilya olan büfeye yöneldin. işte benim son dakikalrıma yaklaştık. büfenin anaharını aynanın sol köşesınden arkaya elini sokup buluyorsun. dolap kapaklrı açılıp 4 çekmece sunuyor. sondan ikincisii açıp içndn zümrüt yeşili parlayan tırbişon benzeri bir aletı elıne alıyorsun. işte ruh söken de ortaya çıktı. bndan sonrası kolay dvam et coco, boyle devam et.

odunu bitmek üzere olan şöminenin önünde bir kaç saniye bakınıp kocaman koltuklardan pencereye bakanına oturuyorsun. elinde ruh söken, içinde hala ben, aklında hala bir umut var. neden bu kadar zor coco? sök bırak artık daha neyi düşünüyorsun? acı her dilde aynıdır.. ama hep anlamsızdır. canının yanacağını düşünme, büyük düşün, geleceğin için akıllı ol coco.

sarmaşıkların sonunda ki cıcek bahçesindeki kırmızı uçlu sar güller tüm myhoş ve davetkar kokularını saldı. tüm yaşanılan anlara ve modlara uygun melodiler bulundu. ıslık sesleri ve boguk çığlıkar eşliğinde serin bir yaz rüzgarı esti. emirler yazıldı ve uygulanmakta..

***

Hayat, değildir.



"Korkarım" bir cümle başlangıcıdır, Cem Yılmaz esprisi unsurudur, Yeşilçam klişesidir olsa olsa.

Hayat, değildir.

Harp, iki kişiyle olur.


Eeeh tamam artık be bir ararım, iki ararım, bırakırım sonunda ben de!


Off, hayır sinirli değilim, sadece yorganı kafama çekip yatmak istiyorum ve hiç kalkmamak...

Nasıl bu kadar berbat olabildi her şey? Ne zaman böyle unutturdum kendimi, ne zaman inanmamaya başladım karşımdakine, "bak, sonunda kötü olacak"larını "tehdit ediyor, ültimatom veriyor pis" diye karşıladım da, hiç sallamadım? O kadar güveniyordum da, neden inanmadım bir an bile? Ondan çok kendime güveniyormuşum demek.

Tek tesellim, yanımdaki. Sevgili, merak etme, bozulmayacak aramız bunlar yüzünden. Sen benim (bazı şeyleri) konuşabildiğim tek insansın (artık). Bil ki gerekirse, seni seçerim mutlaka. Seçtim bile hatta? Seçim yapmam hiç gerekmedi ve gerekmeden bile ben, bağıra çağıra seni seçtim! Gerçi neden bağırdım, pek emin değilim. İhale bana kalsın istemedim sanırım. Senin sevilmemen daha kolaydı, daha çok işime geldi. Sevgilini bilirsin, ben yüzleşemem böyle şeylerle.

Hayat çok garip, vapurlar falan. Ayrıca hayat berbat. Üzülüyor insan, tek başına kaldığında ya da sadece o ikinin anlayacağı anlar olduğunda ama artık hiç önemli olmadığında, bunlar sevimli, hayat dolu bir gülümsemeyle değil de böyle acı, buruk bir dudak kıvrımıyla karşılandığında filan -ki aslında hayat dolu gülümseme onlar değil mi, e hayat berbat, dedik ya?- öyle boşa gidiyor, uzaya gidiyor, kimsenin umrunda değilmiş gibi oluyor ya artık (ve bir süre sonra da gerçekten umrunda olmuyor kimsenin), o umarsızlığa ulaşırsam ölürüm sandım. Ölmedim. Ölünmüyormuş. Tevekkeli değil, ben de öldüremedim karşımdakini. Güçlendiremedim de ama. Yenişemedik biz. Yenişemedik, oynamadık çünkü, çünkü harpler iki cephelidir en az. Bizim sinir harplerimizse tek. Teke tek bile değil, sadece tek, o da ben değilim. Ben sinirlenmem ki.

Neyse neyse, bir yerde bitecek bunlar biliyorum. Benden bir şey beklemeyen herkes gibi bırakacağım kuyruğunu, yakındır. Tamam yani anladım, elimden geleni de yaptım, eh, vademi doldurdum sayılır.

Ne çok konuştum, hiç adetim değildir oysa ki. Hem ne kadar konuşsam boş. Hissettiklerimi ifade etmekte o kadar başarısızım ki...

Keşke böyle olmasaydı demekten başka çare yok artık galiba.
İşin kötüsü, bunu kimseye veremiyorum. Bu benim keşkem.

Hadi sen yat, ben biraz daha görmezden gelip, geliyorum.

Önümde de "keep" yazıyor üstelik.

_ Looks like he's smiling.

_ How can you tell? You can only see the back of his head!

(Friends S05E06, TOW The Yeti)

Evin en güzel yeri yatağım falan demiştim ama vazgeçtim.

Evin en güzel yeri burası.




(Yukarıdan aşağıya: Zeyyat'ın Edebiyatçılar Derneği ödülü ile, yazdığı ve çevirdiği kitaplardan sadece bendekiler, Cats müzikaline gerçekçi bir bakış, yakında dünyayı ele geçirecek olan kitap ayraçlarım, Zeynep'in benim için tee Paris'lerden getirdiği Küçük Prens ile Derin'in bıyıksız bırakmadığı origami tilkisi -evcildir-, benim dergilerim-Erinç'in dergileri-ENSO-Boğaziçi)

Bir ömür

Bir arkadaşımın sevgilisi kaza geçirdi. Çocuğu tamamen ezilen kapıdan değil, bagajdan çıkardılar. Kafada 20 küsür dikiş, kaburgalardan birkaçı kırık.

Arkadaşım ertesi gün tezini sunacaktı ve üzüntüden sesi kısıldı. O kısık sesle, zorlanarak;

_ Şimdi benim sunumum var, bir şekilde yapacağım. Ama aslında onun yanında olmak istiyorum. O da benim yanında olmamı istiyor, biliyorum. Ona iyi geliyorum. Elimi yanağına koyup öyle uyuyor, daha rahat nefes alıyor sanki. Ben hep orada olmalıyım, hep orada olmak istiyorum ama olamıyorum işte. O kadar zor ki.

dedi.

***

Bir hayat var hepimizin dilinde, sürekli ondan bahsediyor, nasıl geçeceğini, nasıl iyileşeceğini, nasıl daha mutlanacağını konuşuyoruz. Hayat var, biliyoruz. Peki, bir ömür var mı?

***

Adlarını yanyana görmekten tiksinegeldiğim insanlar sürüsünün fotoğraflarına bakmam, mazoşist değilim o kadar.

Bu da onların fotoğrafıydı, içinde onlar yoktular (ama çoktular). Onlar çok güzel bir olayın çok şanslı şahitleriydiler.


Olay, bu çok güzel yerdeki, çok uzun zamandır beklenen izdivaçtı.

Kutlama nihayete ermiş!

Ömür varsa, onca, mutlulukla...
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!