... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Avaz Avaz yorum yapmak isteyen naapsın?

Bizim okulun müzik kulübünün güzel bir online dergisi var; Avaz Avaz. Kendisi şu adresten takip edilebilir: http://www.avazavazdergisi.blogspot.com/ Tüm yazıları okunmaya değer olmuyor, hatta bazıları Blue Jean'in gündem haberleri gibi fazla çıtır çerez ama yine de kaliteli şeyler çıkıyor arada. İşin iyi tarafı, ciddiye alınmaya da başlandı. Örneğin Hayko Cepkin'in kendisi hakkında bir yazıya gayet güzel cevap yazısı yazdığını gördüm (bu kendi duyarlılığı da olabilir tabi ama yine de derginin, zırtapoz bir forumun çok ötesinde olduğunu gösterir).

Tüm kulüplerin muzdarip olduğu finansal imkansızlıklar mı desek yoksa teknolojinin bizi getirdiği yer mi bilmiyorum; belki ikisi de ama artık pek kimse kitap veya dergi kokusu duymayı, bir dergiyi ilk kendi açmayı ve okumayı önemsemiyor gibi. Öte yandan, bir arkadaş grubunun dışına ulaşabilen yorumlar yapabilmek de güzel elbette, interaktif dergiciliğe karşı çıkamıyorum bu bakımdan.

Lakin blogspot'un zırvası mıdır bilmiyorum, ben yorum yapamıyorum bu dergiye kesinlikle. Şimdiye kadar iki yazılarına dokundurasım geldi fakat onay zımbırtısına takılıp kalıyorum. O gördüğüm harfleri yazacak yerim yok yahu?!

Sıkıntı aşağıdaki gibi:


Ben anlamam bu işlerden. Admin anlıyorsa düzeltiversin şunu, hadi koçum :)

Black Is The New Big!

Güliver'in Gezileri sevdiğim bir masal değildi (daha o zamandan umurumda değilmiş gezi yazıları!), lakin öyle bir adam seçmişler ki gel de izleme.

Dün şu aşağıdaki afişi görür görmez gülmeye başladım ve Hangover'dan beri çok komik bi film izlemediğimi fark ettim. Merak içerisindeyim, bir Jack Black filmi gelir de merak etmez miyim; of ne izlerdim şimdi ilk kez bir High Fidelity, Be Kind Rewind, School of Rock veya Tenacious D olaydı... Neyse, yenisi gelsin, iyidir iyi.

"Black is the new Big" yaa! Hemen Black tarafına geçip Chris Noth'a kıs kıs gülesim geldi. Sex and the City'nin bayağı kötü bir final yapmasının da etkisi var tabi bunda. Peyh.

Hadi bakalım, gelsin gelsin :)

yaran anne diyalogları

ekşisözlüksel bir başlık oldu, değil mi? fekat benimki kopi-peyst değil, alın teri. artı, yaşanmış hikayedir hepsi.

Anekdot#1

Anne ile Yüzüklerin Efendisi'nin muhtemelen son filmi izlenmektedir. Anne bir savaş sahnesi esnasında sorar:
_ Şimdi burası dünyanın neresi?
_ Hiçbi yeri değil anne. Dünya değil orası.
_ Neresi peki?
_ Orta Dünya.
_ Orta Asya mı yani?

"Orklara, Elflere inanıyorsun da hayal dünyalarına neden inanmıyorsun" denecektir de, anneye öyle denmez.


Anekdot#2

Lab raporu yazılmış, okulda basılmak üzere flashdisk'e kaydedildiği sanılmıştır fakat teknolojinin gazabına uğranmıştır. Rapor evdeki bilgisayarda kalmıştır; kardeş de evde yoktur, yani "masaüstündeki rapor" söz öbeği anneye yemek masasını aratmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Anne aranır, paniklememesi sağlanmaya çalışılarak bilgisayar açtırılır, mavi e simgesine tıklatılır; imleç gibi tabu kelimeler olmadan okulun mail hesabına (çünkü en sade site odur) sokulur, raporu ekleyip aynı hesaba mail atması sağlanır. Bu işlem yaklaşık 20 dakikalık kontöre mal olmuş ve gönder tuşuna 25 kere basılması sonucu aynı raporun 25 kere elde edilmesiyle sonuçlanmıştır (aynı sonuç bile 25 kere zor elde edilir ha) ama olmuştur.

İş bittikten sonra anne dönülmez akşamın sorularına başlar;
_ Nasıl unuttun sen bu raporu burda?
_ Anne bilmiyorum flashdiske kaydettim sandım ama olmamış demek ki.
_ Belki yolda düşmüştür?
_ Yolda MI düşmüştür? Anne, CD'nin içinden de şarkılar düşüyor mu yolda?

Bu arada ortamda bulunan 4-5 arkadaş yere devrilmiş, kahkahalarla gülmektedirler.


"Bu büyükler bazen gerçekten çok tuhaf oluyorlar" gibi bir şey demişti Küçük Prens...

yaran anne diyaloglarına hatırladıkça veya yeri geldikçe devam edeceğim, biline :)

Merak Etmemek

Her şeyin çok önemli, ilkin son olduğunu düşündüğümüz yıllardı...

İlk kez aşık olmakla ilk kez sevmek arasında ayrım yapan bir dizi repliğine hak verircesine şimdiki aklımla, basbayağı aşıktım işte.

Bir şarkıyı çok dinlerdim.

Merak ediyorum, ne yapacaksın benden sonraki hayatında
O alaycı gözlerin eğlenerek bakacak mı başkasına aklın bendeyken hala
Merak ediyorum, rastlaşacak mıyız günün birinde herhangi bir yerde
O çağlayan ruhun sakin tavırlar ardına gizlenecek mi yine

Yıllar geçtikçe sıradan mı olacaksın
Yoksa yenilmeyip zamana, sevdiğim gibi mi kalacaksın

Merak ediyorum,
Çok merak ediyorum...

Benden sonraki hayatını merak ediyordum adamın, okuldan sonraki hayatını. Her gün görüyordum çünkü, böyle bir mutluluk ve böyle bir eziyet olamazdı.

Her gün ne yaptığı merak etmenin ötesine geçmek aklıma gelmezdi o zamanlar, çünkü birbirimizle evlenmeyeceğimiz belliydi. O kadar ötesi çok öteydi ve beni ilgilendirmiyor gibiydi.

Bir resmin kalmış bende, tam ortadan yırtılmış
Hani siyah kazaklı, biliyorsun değil mi?
...
Ya dön bana artık, duyuyor musun beni,
Ya çık git dünyamdan, anlıyorsun değil mi?

Kar yağıyordu, hiç bilmediğim bir semtte bir daha görmeyeceğim bir lokantanın önünde içerden gelen bu şarkıyı duyuyorduk -ben şarkılara o zaman da anlam yüklerdim, şarkılar o zaman da anlamsızdı oysa. Öyle demişti bana sonradan, öylesine istemişti o şarkıyı-

Bana "olmuyor" diyordu ve ben onu oracıkta öpmek istiyordum ama ah o gurur yok mu... "Beklesin"di. Annem de öyle demişti hem.

Ama o çaresiz hali... Bir gün tuttum elini yine.

I can be you hero baby
I can kiss away the pain
I will stand by you forever
You can take my breath away

Biliyordum, hiçbir şey sonsuz değildi. Bizim ilişkimizse, kesinlikle.

Ama bazı şeyler var hani kaybetmek istemez insan... Ben hiç o kadar kötü kavga etmemiş, o kadar kendimi paralamamıştım, hem de okul tuvaletinde, hüngür hüngür ağlayarak. "Hayatımdaki iki adam" dediğim adamların ikisinin birden beni bu kadar kırabileceğini hesaba katmadığım için, çok yüksekten düşmüştüm. Hazırlıksızdım paralanmaya (insan zamanla kaşarlanıyor).

Üstelik her şeyin müsebbibi bir günaydın'dı (veya bir günaydın'ın yokluğu mu demeliydik?). "Sen bana neden özellikle gelip günaydın demiyorsun?"du kavga sebebimiz. Ayrılmamıza rağmen (veya ayrıldığımız için mi demeliydik?).

***

"Nasıl görüşmeyebilirim ki? Onun gözünde farklı bir yerde olduğumu ve olacağımı bilmek bana iyi geliyor. Onun bana bakışında 15 yaşıma ait bir duygu görmek hoşuma gidiyor. Aşk, tutku değil de; çocukluk, saflık, hayranlık belki. Sonra aradan 8-9 yıl geçmiş, büyümüş, değişmiş halimizle; hani onun o zamandan yaşamaya başladığı ama bende görmeye alışkın olmadığı hayata başlamış halimle beni gördüğünde sanki bir de şaşkınlık, ne yapacağını bilememe ifadesi ve belki ufak bir beğeni -ne de olsa iyidir benim muhabbetim- görüyorum gözünde. Bunlar hoşuma gidiyor işte."

***

İngiltere'ye gittim. O oradaydı, liseden, biri canımın içi olan iki arkadaşımla daha birlikte. Feysbuktan ancak birine (canımın içi olana) ulaşabildim, telefonunu aldım, aradım, randevulaştık, buluştuk. Deli gibi yağmurda, sırf daha rahat muhabbet edebilmek adına herkesi yarı ayakta durduğumuz bir mekandan çıkarıp 5 metre ötedeki bir pub'a sürükledim. Diğer arkadaşım da geldi, yıllardır görüşmemiştik, ah ne güzel olmuştu.

Ve o, gelmedi. Mekanın kapısına kadar gidip, o 5 metreyi yürümemek adına, tepesi attığı için (dedi), ıslandığı için (dedi) gelmedi ve bana "sen buraya geldin de bana bir alo dedin mi, onu düşün" dedi.

İlk kendisini değil de diğerini aradım diye kızmıştı bana. Aslında sadece bu yüzden gelmemişti. Günaydın demediğim tarih tekerrür ediyordu yıllarca ve kilometrelerce ötede.

Gülümsedim, içim acıdı. Ne diyeyim, bazı insanlar değişmiyor da, büyümüyor da. 17 yaşında bıraktığım adam 25 yaşında hala aynı çocuklukta; al işte merak ediyordum ya, sevdiğim gibi kalmış ama hep çocuk. Ve hiç merak etmiyormuş beni o.

Bense hep olgun olmaktan bazen sıkılıyorum ve bazen, o okul tuvaletine dönüp hüngür hüngür ağlayasım geliyor.

(02 Ekim 2010, İngiltere)

İngiltere Gün2: Good Training Practice... Aeaa!

İngiltere yoluna düşmeden önceki gece, 5'te kalkacak olmamıza rağmen çıldırmış gibi saatlerce muhabbet edip, sonra da Star Wars VI'nın kalan yarısını izlediğim için sadece 15 dakika uyumuştum. Bu sadakatimi duyunca bana "ne kadar şanslısın, Star Wars'u ilk defa izliyorsun!" diyen kuzenin gözleri dolacak, eminim buna. Bu 15 dakikalık kestirmenin yorgunluğuyla uçağa nasıl girdiğimi bilemeyip kendimi koltuğa attığımda hiç beklemediğim bir şey oldu. Ben sağıma yattığım için gidip K koltuğu almıştım, fakat bu uçak kocaman bir şeydi ve koltukla pencere arasında kol mesafesi vardı! Sonuçta uçakta da yarım yamalak uyumuş oldum; yine de pes etmedim: Çantalarımızı çirkin otelimize atar atmaz dışarı çıkıp ilk gün, Oxford Street'e gittik. Önce 44 poundu bayıldık metro, pardon tube (tu:be) biletlerine, tabi 7 günlük ücret bu dediğim. Yine de insanın cebinden metro için 110 lira gibi bi para çıkınca bir afallıyor, bir düşünüyor acaba yanıma yeterince nakit aldım mı, diye (hayır, almamışım).

Oxford Street'te dolandık. Şunu söylemek lazım, benim pek hazzetmediğim Bağdat Caddesi'ne huşu içinde "cadde" diyenlerin burada birkaç yeri görmesi gerekiyor. Tüm haşmetiyle evler, Aslı'nın deyimiyle "ayı çatı katları", Kadıköy Mango'nun görse tribe gireceği kocaman mağazalar... Bir tek her köşede Starbucks-Caffe Nero ikilisi şaşırtmadı bizi, acaba burda da "abi bi cadde üstünde 5 tane Starbucks var yeaa" geyikleri dönüyor mudur? Eh, oturduk birine bir kahve içmeye, o sırada önümüzde kocaman bir jip durdu, ileri gitti, geri geldi ama pozisyonu hiç değiştirmemeyi başararak, tekrar gitti geldi, gitti geldi... yaklaşık 17 kere oldu bu biz onu izlemeye başladıktan sonra. Bu arada bu jipin bu manevrayı 1,5 arabalık bir alanda yaptığını söylemem lazım. Sonunda yine ilk park ettiği şekilde duran jipten elbette bir kadın indi. O anı unutmamak için fotoğrafladık, buyrun:

jipin arkasında başka araba da yok bu arada

Bu arada ben hareket halindeki arabaların içinde şöför göremeyip ufak spazmlar geçirmeye devam ettim (hala da geçiriyorum ama bunu her gün yazmayacağım, hala dediğim 6. gündeyiz an itibariyle).

Akşama kadar deli danalar gibi sokaklarda dolaştıktan sonra çok başarılı bir Louis Vuitton vitrini önünde "dalga geçiyosunuuuuuz!" dedi bize birisi. Vec işten çıkmış ve işte gelmişti, sarıldık kocaman sokağın ortasında, sonra Vec kurt gibi aç olan bizleri Heddon Street diye çok tatlı bir restoranlar sokağında bir İtalyan lokantasına götürdü. Bayağı zamandır bu kadar iyi bir makarna yememiş olabilirim; artı şu az haşlanmış ince taze fasulye kafasına girmek istiyorum dönünce de. Bizimki ayşekadın da olur, bence fark etmez.

Yemekten sonra rehavet atmak için Picadilly Circus'a yürüdük; yoldan, kocaman balonlar yapan bir balon aleti aldık. Hani olur ya bir yuvarlağın içinden üflersin de minik minik deterjanlı balonlar çıkar, işte onun kafam kadar balonlar yapanını düşünün. Bahar yeğenine aldı (ya da herkese böyle diyebilir) ama ben ne halt ettim, ondan emin değilim :)

Picadilly Circus denen çakma Times meydanında, birtakım atların ve Vec'in deyimiyle "whole package"larının önünde, merdivenlerde, heykellerde... fotolar çektik, kalitesiz fotoğraf çekmenin rahatlığıyla.

Sonra uyuduk, uyandık ve eğitime gittik. Sabahın köründe, hava daha karanlıkken uyandığımızı ve bir bardak çayı bitiremeden 8'de başlayan insafsız eğitime gittiğimizi söylemem lazım. Önümüzdeki üç günün sabahı böyle, aynı; her gün aynı şeyi yazmayacağım.

Şirkete gittik, misafir kartlarımız dağıtıldı, ayılma kahvesi içemeden başladık; hoca (hoca diyorum işte artık, aslında eğitimciler orada çalışan üç şahıstı) elindeki kumandayı perdeye doğrultup doğrultup lazer göstergeyi bulamayınca sabırsızlandı; sonra lazeri görüp aeaa! dedi. Portakalı andım, ayıldım beyler :)

Eğitim eğitim dediğimiz şey de, aslında yıllardır (en azından benim iki yıldır) yaptığımız işi bize öğreten bir zımbırtı. What is monitoring? sorusuna cevap verebilmemiz için tasarlanmış bir şey ki sevgili genetikçi arkadaşlarım pekala bilir ki bu sorunun what is mutation?dan bir farkı yoktur cevapsız kalma potansiyeli açısından. Ayrıca "chaperone is a ... (protein)".

Ben şirketin kuruyuş dönemine denk geldiğimden olacak, iki yıl önce bu eğitime gönderilmemiştim. Şimdi fırsat çıkınca geldik; isabet oldu: Bizim şirketin bu işi yıllarca dışarıda yapmış adamlarına beş basan "burası çok iyi bir okuldur" kafasını yerinde deneyimlemiş olduk, hem de Türkiye olarak bizim işine ne kadar hakim, ne kadar girişken olduğumuzu. Bir de, İngilizceyi ne kadar iyi ve akıcı konuştuğumuzu.

Bulgarlarla bir masa yaptık, bilerek değil ama öyle denk geldi. Fotoğrafını açıklamalı olarak sonra paylaşacağım bir "aheste teyze" dışında gayet sevimli insanlardı, özellikle de bir çocuk bayağı espriliydi, ortamdaki buzları kıran cinsten. Ben her zamanki gibi yerimde oturamadım ve sürekli ya elim ve ya da kendim havadaydık, çünkü dayanamıyorum abi "hadi sizin masadan biri" dendiğinde herkesin birbirine baktığı o anların uzuuuum uzum uzaması beni çok rahatsız ediyor. Nitekim masamıza bir isim koymamız gerektiğinde de istediğimiz ekstra süreye rağmen aynı sessizliği ve aynı pembe dizi bakışmalarını yaşadık; sonunda GTP olsun yahu dedim; Good Training Practice. Bizim mesleğin eğitimine verilecek en iyi isim bu gibi geldi bana.

Hayır şimdi herkes masasında oturup bön veya mel ikilemeleriyle tasvir edeceğimiz bakışlarla bakarken birbirine; ne kahve molalarında ne de akşamlarda (hepimiz aynı çirkin semtin çirkin otelinde kalmamıza rağmen) hiçbir ortak aktivite ayarlanmamış olması ve bununla beraber insanların bir quiz ortamına tabi tutulması da diğer ülkelerdeki counterpartlarımızla kaynaşmamıza mani oldu. Ayağa kalktığım bir ara, günde 8 bira içen adamın iki eliyle bi haltı doğrultamaması ciddi advers olay mıdır? sorusuna, kendimi tutamayıp "erectile dysfunction is not serious, though some of us might object" deyiverdim doğaçlama. Mıhıkıhı diye güldü birileri, bence öbürleri de anlamadı da, neyse.


Dediğim gibi efendim, üç gün birbirinin aynıydı o yüzden bu kadar eğitim muhabbeti yeter. Daha sonra aheste teyzemizden ve şirketin UK ofisinden bahsedebilirim bir ara. Maksat, gizliden çektiğimiz fotolar boşa gitmesin.

İkinci günümüzün gecesinde, öğlen eğitimde yemekhaneye rağmen verilen sandöviçlerin -öğün kabul edilirse tabi onlar- doyuramadıkları olarak, yorgun filan da olduğumuzdan Sutton'da güzel bir yemek yedik, sonra da ahşap renkli ve bira kokulu bir pub'a oturduk. Guinness içtim ben, böyle insanın üstüne dökülse bir de tüy dökülüp kasabadan kovulacağı renkte bir bira bu Guinness (evet sevgili Red Kit okuyucuları, "katrana benziyor" demeye çalışıyorum). Arkadan gelen Stella Artois bayağı başarılıydı, böylece biralı yapbozumun üstündeki biraları böyle teker teker denemeye devam ettim. Bir de sigara sardım İngiltere'de yaygın adet olduğu üzre, oh mis.

Üçüncü gün Londra'dan bildirmeye devam edeceğiz efendim, sevgiler şimdilik.

Ha bu arada metro haritasında nunhead diye bir yer gördük, "rahibe kafası" mı ola ki?


(27-28 Eylül 2010, İngiltere)

When in Sutton

... nothing -of that sort- happened.

İngiltere Gün1: "Charlie bit meey... Ouch, Charlieey!"

İngiltere'ye geldik. "İngiltere'ye gidiyoruz" dediğimiz herkesin, buraları avucunun içi gibi bilirmişçesine "nereyeee?" diye sorduğu, yanıtlandığımızda da "Londra'ya yakın mı?" dediği Sutton'dayız. Bir süre buralardayız, cuma Londra'ya taşındığımızda bu bahsettiğim kişileri bekliyoruz. Gönül rahatlığıyla gezdirsinler bizi.

En baştan başlayalım. Türkiye'de dış hatların her daim uzun olan kuyruğuna girerken "hiçbir yerde böyle kontrol yok şekerim" klişesiyle girdiğiniz havalimanının İngiltere ucundan çıktığınızda, eğer ki AB vatandaşı veya bizınısklas değilseniz, delice bir kuyrukta bekliyorsunuz. Kontroller kısa süre önce artmış, duvarlarda yazıyor "Tougher controls take more time." Bu bilgiyi nereye sokacağım diye düşünürken henüz İngiltere'nin -bizim askeriye misali- insanı gerizekalı yerine koyup her-bir-şeyi-her-yere yazdığını bilmiyordum. Bu arada, İngiltere'ye girmek için bu rezil sırayı beklediğimde, vize işlerine "paranla rezil olmak" demekten vazgeçtim. Asıl rezillik bu. Artı, her iki havalimanındaki leşliği gördüğümde vizeden filan korkmaktan hepten vazgeçtim. Bir sürü Recep İvedik, bir sürü Kolpaçino veya Türk Malı filan alıyorsa vize, benim korkacak hiiiiçbir şeyim yok. İsterlerse vermesinler (vermesinler! bana vize vermesinler!)

Ne diyorduk, Mind the Gap arkadaşım; Mind-The-Gap! Rahmetli nenem olsa, bu uyarıyı duyduğunda gözleri dolardı; yıllarca beni o trenle istasyon arasındaki boşluğa (ki bacağım girmez) düşürmemek için hep bir delikanlıdan yardım ister, hooop atlatırdı karşı tarafa.

Stating the obvious, yahut "görünenin ifşası". Adamların konuşası mı var ne, asansöre biniyorsun, "Elevator going up. Doors closing." Sağol bebeyim ya. ELE101: Elevator for Idiots. Veren: Staff. Yer: TBA. Yerde, sokağın üstünde yazıyor "look right"; tali yol işaretini anlamayanlara açıklama var üstünde "give way" (o zaman ters üçgen niye?); başka bir yerde "turn left" eh be abi, düz gidersem yol yok ki, ne yapıyorsun? Bu arada, burada ikamet eden arkadaşımız Vecmi'nin bize ayarladığı taksimsi ile otelimize getirileceğimizde, öne oturacak kişi olarak arabanın sağ ön kapısını açıp az kaldı direksiyona giriverdiğimi söylemem lazım. Şöför de güldü tabi bu halime, dedim napayım yavrucum, terslik sizde.

Yani işin komiği adamlar direksiyon yerinde, gidiş-gelişlerde, milde, poundda, prizlerde ayaklarını yere vura vura diretirken aslında Mersin'e değil de tersine gittiklerinin oldukça farkındalar. Kendi takip ettikleri yolun doğru olduğunu düşünseler, etrafı uyarılarla donatmazlardı sanıyorum.

Başka başka... Taharet musluğu sıkıntımız yine ortaya çıktı, üstelik burada duş başlığı da mantıklı bir yerde değil ki çekiştiresin. Ayrıca, taharet musluğu olmayan yere insan en azından 6 katlı bi Papia filan alır koyar yahu, tek katlı tuvalet kağıdını kınnn kınn kınadım.

Yettiyse, değiştiriyorum konuyu :)

Burada herkes birbirine benziyor. Kahve içerken önümüzden Weasley ikizleri geçti. "Ulan noluyoruz" dedim, gerçi Hogwarts tatildedir, bunlar atlamış King's Cross'un bilmemkaçbuçukuncu peronundan Oxford Street'e gelmişlerdir dedim ama sonra bi Robbie Williams gördüm sanki, evet evet gerçekten de bi Robbie Williams gördüm lan! Böylece emin oldum, Uzakdoğulular haklıymış.

Ha bi de Robbie'nin 20 yılını merak ediyorsanız, buyrun:

Seni biliyorsak neden 10 pound bayılalım Robbie...

Alışamadım bi türlü bu kente, bunu söylemek için erken ama... Viyana snobdu, Alman disiplini ile Alman olmama ezikliği arasında gidip geliyordu. Amsterdam öğrenci kafasındaydı, eğlenceliydi, kimsenin hayatı ciddiye alacağını düşünmezdiniz ve hava yağmurlu bile olsa her şey güzeldi. Burada hem hava yağmurlu, hem de hayat gri. Hem, İngilizler kibardır diyenleri haksız çıkarırcasına kıro dolu burası; ya onlar haksızdı ya da İngiltere inanılmaz göç aldı. Türk asıllı başkan Boris geldiğinden beri böyle oldu, hem önce metrolar bozuldu diyor Vec, bu iddiayı buraya taşımayı borç biliyorum :) Anlayacağınız, burada da yaşayamadık, sıradaki!
*
Dil de ayrı bir mevzu. Herkesin dışarıda İngilizce konuştuğu yer benim için herkesin turist olduğu yermiş, onu anladım. Tabi konuşulana İngilizce denirse... Helloouuv diye selamlaşıyor insanlar bi kere; a harfi çıkmış burda sözlükten, tüm o'lar olduğu gibi okunuyor, ağızlar hep otlakta otlayan koyun. Tevazu göstermeden söylüyorum ki benim kral gibi İngilizcem yetmiyor bazen ne konuşulduğunu anlamaya. İnsana koyuyor yahu, bilmediğimiz dilde meram anlatmaya çalışmak neyse de, bildiğimiz dilde? Hesapta rahat etmemiz gerekmesine rağmen, neredeyse soracağım yolda insanlara anlaşılabilir bir şiveyle konuşup konuşmadıklarını.
*
Eh artık, ikinci gün devam edelim, dimi ama? Hem gene kısa kısa yazacaktık güya, beceremedik. Daha gezdiğimi gördüğümü anlatamamışım, hale bak...
*
En kötü özelliğim detaycılığımdır efendim, umarım beyninizi yakmadım, aman diyeyim;

(27 Eylül 2010, Sutton ~ Londra)
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!