... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

This is a video response to Mustafa.

Hissiyatım odur ki, Zülfü Livaneli'nin Veda filmi, Can Dündar'ın Mustafa'sına bir yanıt niteliğindedir. 1881-Selanik cinsi tarihsel gerçekleri ve hepimizin en bi bildiği dayının tarlasında karga kovalama hikayesi haricinde neredeyse her sahnesi didik didik eleştirilen Mustafa'nın üzerine, "ölüme meydan okuyan bir kuşağın hikayesi"ni izlememiz istenmiş olabilir. Şu Çılgın Türkler-vari.

İki filmi de izlememenin rahatlığıyla atıp tuttuğumu belirtmem gerekir. Veda çıkınca, Mustafa'yı henüz izlemediğime sevindim. Bir gün evde maraton yapmayı düşünüyorum. Üstüne de cila babında bi Cumhuriyet atacağım; Rutkay Aziz'le Sinan Tuzcu'yu karşılaştıracağım. İyi olan kazansın.


Gereksiz bilgi: Trivial Pursuit'te yanıtı Zülfü Livaneli olan bir soruda sadece "Zülfü" yazıyor. Kanka mode on!

Sinek Valesi

Beni züppe olarak nitelendirebilirsiniz ama bir insanın sorumlu olduğu tek iş gelen arabaları takip edip kayıtlarını almaksa, o kişi bunu doğru yapmalıdır (Garsonların özellikle gerizekalılardan seçildiğiyle ilgili Hisarüstü börekçisinde oluşan teorimizi bilen bilir; onlar için de bu dediğim geçerli. Eğer hatırlayamıyorsan, yaz!)

Zaten normalin altında seyreden tahammül seviyemin uykusuzluktan mütevellit yerlerde süründüğü bir 07:00 uçağı serüvenimde, arabamı her zaman bıraktığım şirketin o anki kalabalığa göre oldukça yetersiz sayıdaki valelerinden biri, "ben beyefendiden önce gelmiştim" dememe rağmen, "hayır" diye iddialaştığında, adını sordum kendisine.

Şikayet edeceğimden değil bu defa. Korksun istedim. Aklını başına toplasın, bir daha yapmasın istedim. Mutlu muyum? Hayır, ama yapacak bir şeyim yok. Kaynak sevmem. Emniyet şeridinden gidenlerden hazzetmem; tanıdığım biri yapar ve kendisine yetişmem adına bana da yap derse onu gittiği yerde iki saat bekletmek pahasına yapmam (bu oldu). Barbaros'a girecekmiş gibi yapıp, köprü girişine soldan kaynak yapanlara yol vermem elimden geldiğince, gelsin çarpsın bakalım yiyorsa; muhtemelen arabası benimkinden değerlidir ve öyle olduğu için de daha çok hasar alacaktır (bu da oldu).

Uyanıklık edebiyatını bir kenara bırakıp hikayeye dönecek olursak... İki araba önce bana hemen bakacağını söyleyen bir diğer valeye "sizde sıra mevhumu yok sanırım?" demekten kendimi alamadım. Tek yapacağı "kusura bakmayın" demek olan sevgili vale bana "yoo, öyle bir şey yok, o daha önce gelmiştir; ben herkesi takip edemem ki" diye terslenince, beni tutan hiçbir şey kalmadı:

"Çok afedersiniz, amiyane tabirle 'taşaklı' bir müşteri görünce öne geçiriveriyorsunuz sanırım?"

Terazi: Bir maddenin kütlesini veya ağırlığını ölçmek için kullanılan alet.

Sevgili vale bozuldu, "adam gelmiş arabasını bırakıyor, ne gibi bir taşağı olabilir ki?" dedi bana. Gerçekten, aynı sıraya girecek, aynı güvenlikten geçip aynı uçağa binecek, ancak o zaman -belki- bir perdeyle ayrılacak ve uçak düşerse de hep beraber ölecek olmamıza rağmen bu adamı öne geçiren neydi? Dünyanın hakimiymiş gibi gelip, kaldırımda bekleyen beni hızlıca geçip, hemen dibimden kaldırıma çıkarak duran; arabasından iner inmez de parmağını en yakın valeye iki şıklatan, beni bal gibi gördüğü ve itirazımı duyduğu halde"evet, o benden önce gelmişti" demeyen bu amcanın üstünlüğü neydi?

Valenin sorduğu sorunun cevabını yüzyıllar önce Nasreddin Hoca vermiş aslında, "Ye Kürküm Ye". Yiyeceğin kuzu değil, bulgur pilavı olsa, gene kürküm ye. Bu işler böyle.

Bu yazıya ancak Recep İvedik'ten alıntı yaparsam yerinde olur; ilk 8 saniyeyi amcaya ithaf ediyorum, iyyy üyy diye yüzünüzü buruşturmayacaksanız buyrun:
http://www.youtube.com/watch?v=fvHmENZ7RuA

yerli dizi senaryosu (gibi)

bana elini uzatmayan tek insanın,
kendimi yabancı gibi hissetmemem için elini uzatması gereken tek insan olması aynı zamanda,
çetin ceviz bir ironi.

hiç heyecanlı hissetmiyorum kendimi bu yüzden.
bir şey ittiriyor beni -ki ne olduğu belli-, bir sürü şey geri çekiyor.

hani tırt yerli dizilerde şöyle bir durum vardır: kız hamile kalır (illa ki de ilk kez birlikte olduğu adamdan ilk birlikte olduğu gece kalır hatta) ama ayrılma noktasındadırlar, kız adama hamile olduğunu söylemez ki adam sırf bu yüzden kendisine geri dönmesin.
(şunu eklemek gerek: o kızların hepsi etraflarına yaydıkları bu durumu birisinin gidip adama yetiştirmesini bekler gizliden gizliye, ki hem işi olsun hem de kendisi söylemiş olmasın)

o hesap,
ben de yazımı özellikle finalize etmiyorum ki zavallı olmayayım; olsam da olmayayım. bir ay bekleyeceğim gerekirse.

ama ben de bir kızım nihayetinde.

Absürd bir kanun*

Halkımın en çok sevdiği şey, kafasının zerre basmadığı konularda sokaklara dökülüp imza toplayacak kadar ateşli taraftar olmaktır. Asıl ahkam kesmek böyle olur.

Finans bilmeyen adamdan borsa tavsiyesi alır mısınız? Renk körü birinden, resminizde kullanmak için renk önerisi? Rock'n Coke'a kimi çağıracağınızı İsmail YK'ya mı sorarsınız? Bir pazarlama projesini bir doktora, medikal sunumu da işletme mezununa mı verirsiniz?

Bıyığını kısaltmayı beceremeyen adamlar bizi dünya dergilerine çıkarıyor, hah!

Herkes işine baksın.

Abstract

Turkey's government is about to pass legislation that could cripple the country's biological research.

When politicians respond to popular distrust of genetically modified organisms (GMOs), they sometimes fail to grasp how intricately molecular technologies infiltrate different areas of science. A case in point is now playing out in Turkey, where an attempt to regulate GMOs in agriculture has morphed into a draft law that could wipe out the country's biomedical research.

Most of Turkey's scientists learnt about the situation only a few weeks ago. Some responded immediately, organizing meetings and petitions, and lobbying parliamentarians to try to stage a last-minute reprieve. But as Nature goes to press, it seems likely that the law will be voted in by parliament this week without change. Ironically, it will go through at a time when many universities in Turkey are expanding their activities in biomedical research.

The law was first drafted after Turkey signed up to the United Nations Environmental Programme's International Cartagena Protocol on Biosafety in 2000. This requires signatories to create legislation to regulate the international trade, handling and use of any GMO that might have adverse effects on biodiversity or human health.

Turkey was at the same time trying to align much of its legislation with that of the European Union, which it aspires to join. The first draft was prepared with input from Turkey's research council, TÜBİTAK, and followed European regulations that separate deliberate release of GMOs into the environment — cultivation of GM crops, for example — and the contained use of GMOs for research.

Before this draft could be made law, the government changed and the mildly Islamic AK Party took office in 2002. Responsibility for the law transferred from the environment ministry to the agriculture ministry, which did not consult with molecular biologists. Over the years, the draft law's form changed. At the same time, popular opposition to genetic engineering in general, and GM food in particular, increased.

The version now being voted on fails to distinguish between deliberate release and contained use. It includes an outright ban on the cultivation of all GM crops, even those whose safety has been assessed and approved by expert bodies. It also bans the generation of genetically manipulated animals and microorganisms.

The law does not forbid research using GMOs or products derived from genetic engineering, but it makes such research impracticable. Every individual procedure would have to be approved by an inter-ministerial committee headed by the agriculture ministry, which is allowed 90 days to consider each application with the help of experts.

The committee would be responsible for approving applications to import tonnes of GM soya beans for food — but also for every experiment involving even the use of a standard plasmid to transfer genes into cells. Work with universally used model organisms, from mice and zebrafish to fruitflies and bacteria, would be rendered impossible. Even if scientists could afford to wait three months for approval of the simplest experiment, the committee would be overwhelmed by the number of applications. One Turkish scientist who has examined the law estimates that his lab alone would need to submit 50 or so separate applications in a year.

It is disappointing that so important a draft law should have got so far without full consultation with all the communities affected by it. It is also disappointing that TÜBİTAK, which is close to the government but should nevertheless defend scientific interests, has so far remained silent on the issue. The Turkish Academy of Sciences is planning to prepare a position paper, but it is moving too slowly.

Turkish scientists can only hope that their individual lobbying activities will influence the vote at the last minute. Officials insist that the law will not affect research but they misunderstand. The impact will be profound. The government, which almost certainly does not wish to harm its country's fragile research base, must open its eyes to the drastic consequences of this legislation.

* "An absurd law" Nature 463, 1000 (25 February 2010) doi:10.1038/4631000a; Published online 24 February 2010

öldüresiye yazmak...

... ama kendimi öldüresiye.

konuştuğumda başka birilerini veya başka şeyleri öldürüyorum.

Last Woman Standing (in the gym)

Ebeveynler tarafından "gece" olarak değerlendirilebilecek bir saatte işten çıkıp spora gittiğim idealist günlerimden birinde, haliyle spordan en son çıkan bir-iki kişi arasındaydım. Çıkarken kendimi iyi hissettim. Sonra bir de kötü hissettim; çünkü spordan çıkarken kendimi iyi hissetmemin spor yapmış olmakla hiçbir ilgisi yoktu!

Hani "hayatına sporu sokmak" diye bir nane var ya, onu yaptım hesapta. Fakat ben sevmiyorum salon sporunu, saçma geliyor bana. Hiçbir yere varamadan koşmak; şöyle yüzüne vuran rüzgarı hissedemeden bisiklete binmek, 20 kg yüke boşa gidecek bir potansiyel enerji kazandırmak saçma geliyor. Bunu kabullendim artık. Ve bunu kabullendiğimden beri de spora gitmek için kendimi ittiremiyorum.

Peki çıkarken kendini niye iyi hissettin diye sorarsanız, spor yapmanın değil, spor yapmış olmanın dayanılmaz hafifliğini hissettim, derim.

Hayatımda spor yapmayı gerçekten istediğim iki andan biri What Women Want'taki Nike reklamını izlediğim an olabilir (yukarıda son sahnesini gördüğünüz reklam gerçek midir, bilmiyorum)

Yarına Ötelemeler


Uzunca bir zamandır çevremdeki birçok insan bana "azıcık sarkıt işleri, biraz tembellik yap, yarına bırak" deyip duruyor. Öyle bir kafada değilimdir, bilen bilir. Ama gerekirse bırakırım. Tersim pistir (bunu da hep söylemek istemişimdir!)
^
Bugün bunu söyleyen bir arkadaşa daha yanıt verirken şunu fark ettim: 24 yıldır sandığımın aksine, uykuculuğum uykuyu sevdiğimden değil belki de.
^
İşi yapmamak, yarına bırakmak çözüm değil ki; kafada da bırakabilmek önemli. Ben onu yapamıyorum. O yüzden, yapmam gereken şeyleri düşünmediğim tek zaman olan uyku halinden de bir türlü çıkamıyorum ve fazla olmasa da gecikiyorum işe son zamanlarda.
^
Hem, iş midir sadece kafadaki "yapılacak işler" listesi? Henüz yazmadığınız bir yazı değil midir? Dinlemeyi sürekli ötelediğiniz bir albüm olamaz mı? Arkadaşlara gönderilecek tatil fotoğraflarıdır belki de? Blog şablonu aramaktır? Anneyle görüşmektir?
^
Herkesin listesi, kendisine neyi görev edindiğiyle ilgili dolup taşıyor. Belki ben fazla görev ediniyorumdur. Bir keresinde, görev gibi olmadan kitap okumak istediğimden bahsetmiştim. Umarım bir gün...
^
Galiba bu da başka bir yapılacak işler maddesinin konusu...
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!