... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

naçizane: WTF?!

Bir alışkanlık var bizim meslekte, daha önce yapılmamış her şeye NTF yazıyoruz. NTF dediğim, Note to File. Bir yazıyı neden iki kez gönderdiğimize dair NTF, yazım veya tarih hatası için NTF, ona buna NTF.

Bu hikayede zurnanın zırt dediği yer benim için şu: "Yaptığımız inceleme sonucunda bu dökümanı bulamadık." demek için NTF yazmak. Ulan. Bulsaydın? Bu bir özür mü, bahane mi, yoksa yapamadığı veya vaktiyle yapılmayan işi karşındakinin gözüne sokmak mı?

Bana kalırsa, ki meslektaşım Derin de bana katılmaktadır; her şeyin en başında tek bir NTF yazmak gerekir: "Bu çalışmanın arşivinde bir sürü dökümanın eksik olacağını şimdiden kabul ediyorum", imza, tarih.

O da olmuyorsa, bunca saçma şey için olsa olsa WTF yazmak gerekir, soru işareti, ünlem.

serendipiti.

O otobüs Şampiyon Kokoreç'in önündeki durakta öyle biçimsiz durmasaydı ve ben onu mecburen beklemeseydim, tam Akaretler'e dönerken sıraevlerin ışıklarının teker teker, ev ev yanarak tüm yokuşu aydınlattığını görmeyecektim. O akşamım güzel geçmeyecekti.

Masamda zımbamı bulabilseydim, üst kata çıkıp kırtasiye dolaplarını karıştırmayacaktım. Ağzına kadar plastik dosya dolu bir dolabı açınca o eski plastik topların kokusunu duymayacak, içime çekebilmek için kafamı iyice dolabın içine sokmayacaktım. Aaah o plastik top kokusu ve bilimum kokular; yanmış kibrit, mum, hafif bir tütsü, uhu, tiner hatta.

Bir e-maile cevap verseydim, tüm öğle tatilim evlilik muhabbeti içinde geçecekti, almak için kenara yazdığım bir kitap olmayacak, kimseye belgesel önermeyecektim. İçim hiç cız etmeyecek, hiçbir şeye gülmeyecek, güldürmeyecektim.
*
Ne bir saniye erken, ne de geç.
*
Yaşadığını hissetmek için, tam zamanında.

çık.

Hay kafamı sikeyim, diye uyandım bu sabah. Yeter artık. Çık hayatımdan. Gerçekten çaba harcıyorum, gerçekten, bitmesi için de, bittiğini göstermek için de. Rahat ol diye, rahat olayım diye.

Rüyaların kontrolünün bende olmayışından nefret ediyorum. Kontrolü bende olmayan rüyaları hatırlamaktan da.

Hay kafamı sikeyim, diye döndüm yerime bugün. Yeter artık. Çık hayatımdan.

üç eylül akşamı

yüksek dozda insan almak vücuda, sanki. bir yere kadar mutlusun: yalnızken mutlusun, yalnız gibiyken; işeyerek senin olduğunu belirlediğin yerlerde uyuklar veya muhabbet ederken, aç, açıkta, harman veya yalnız değilken de mutlusun... fakat yalnızlık nedir ki?

Eskiden derdim ki; insanın başına gelebilecek en kötü şey, bir gün yapayalnız kalmasıdır. Öğrendim ki; hayatta insanın başına gelebilecek en kötü şey,
yapayalnız hissetmesine neden olan insanlarla yaşamasıdır.
Goethe

bir düşünceye sahip tek insan olduğun ve karşında bu düşünceyi en azından anlatabileceğin biri bulunmadığı hissi (bkz. duvara konuşmak) kadar yalnızlık iteleyen bir durum olamaz.

istediğin yere gidebilme özgürlüğün, olmak istemeyebileceğin yerlerde de olmana sebep oluyor. sağlamıyor, sebep oluyor; bu aradaki fark ise sen hariç kimsenin umrunda değil.

bir, iki, üç eylül akşamından ikisinde evimin dışında uyudum. iki gece, iki şey geldi aklıma.

ilk gece, hamile olduğumu öğrendiğimde ilk kime söylerim diye düşündüm. eşim hariç tabi. aslında güzel bir geceydi, hayatına yazma harici hiçbir hobiyi sokacak hali olmayan biri için hızlandırılmış fotoğrafçılık kursu; gez göz arpacık, çat! şimdi bi film, bi de pil almak lazım.

ikinci gece, çift kişilik yatakta tek başına uyanmanın insanın yaptığı yapacağı tüm secret'ın içine edeceğine karar verdim. o gece, hem evim ilaçlı olduğu için içinde uyuyamayacağım, hem yalnız olmayı kaldıramayacağım için evde değildim; lakin gerçekten ama gerçekten ağzımı açmak dahi istemediğim, hani birisi bir şey söylese cevap vermeden boş boş yüzüne bakmak istediğim bir geceydi eve dönüş yolum ve sonrası. bu sefer yaptığım satışa değmedi yemek muhabbeti (risk nedir? budur.) ama en azından adamımı üç çiftin arasına eskortsuz yollamadım.

eskiden, etrafta en az benim kadar muhabbete dahil olabilen kız ile rekabet içine girdiğim için karılı kızlı ortamları sevmediğimi sanardım. kendime konduramasam da, hissiyatım böyleydi. cumartesi günü tam teşhisi koyarak anladım ki, ilgisi yok. tek kız olma derdi değil benimkisi. öyle olsa askı en iyi kız arkadaşım olamazdı zaten.

kızlı ortamların sevmediğim birkaç yanı var: erkeklerin birbirleriyle konuştukları kadar rahat olamadıkları ortamlardaki uzun sessizlikler, kısıtlılık hissi (dilinin ucuna kadar gelen 'özet geç lan piç'i bir kıza söyleyememek gibi), mıçmıç sevgili tiplemeleri veya en bi asi görünen erkeğin dahi ortamdaki dominant kızın hegemonyası altına girmesi (aslında bunu izlemek zevkli oluyor çoğunlukla; ama kısa bir süre sonra yoruluyorum).

ama en çok, çiftli ortamların istemsiz evlilik geyiğinden feci şekilde sıkıldım. hiçbir zaman evlilik konusunda negatif veya pozitif bir uçta durmayan biri olarak, evlilik üstüne konuşulmasından sıkıldım. yalnız kalma korkusuyla evlenecek olan; asıl bu kadar düşündükleri için evlenmeyeceklerini, veya asıl bu kadar düşündükleri için evlenmemeleri gerektiğini fark edemeyen çiftlerden sıkıldım.

"ben aslında evlenmek değil, onunla evlenmek istiyorum. onunla ayrılsak, ben yine evlenmek istemeyeceğim" duymak istiyorum, başka kaynaklardan duydum da, demek ki imkansız değil.

bir de tabi, sanki tüm bunların çok dışında duracakmışçasına canımın içinin lagaluga yapması. tüm sosyal ortamların kıyısından köşesinden rahatsızlık duyan adam; ben görürüm seni. daha zaman var.

sıkıldım, normalde inanılmaz keyif aldığım muhabbetlerin döndüğü gruplarda yanında kız arkadaşı olduğunda kişilerin suspus oluvermesinden... ama insan zaten kız arkadaşını arkadaşından öteye veya beriye -ama kesinlikle aynı yere değil!- koyma ihtiyacı hissediyorsa o buluşmalarda her şeyin eskisi gibi olması olası değildir. biri çıkıp ben sana anlatamadığımı kız arkadaşıma anlatıyorum dediği anda, kim bilir kız arkadaşına anlatamadığın neleri de dışarıda konuşuyorsun, diye düşünürüm.

oysa bu da imkansız değil. arkadaş olunabiliyor, insan hep başka bir yüzünü göstermek zorunda olmuyor sevgilisine ve arkadaşlarına; hep aynı insan olabiliyor. sevgilisinin yanında da bu yazdıklarımı konuşabiliyor...olmalı. ifade özgürlüğünü kısıtlayan ilişkilerden her daim kaçmaya çalışan insanoğlu nasıl bağlansın ki karşısındakine? neden bir ilişki içinde dursun?

(yalnız

kalma

korkusuyla)

kabullenemiyorum. olamaz. olmayacak.

...sen korkaksin. Kendinden korkuyorsun, degisiklikten korkuyorsun. Kurdugun bir sistem icinde guvende hissediyorsun, o kurgudan disari cikmayi istesen de yapacak cesaretin yok. İslerin daha iyiye gitmeyecegini nerden biliyorsun? Kendini bastiryorsun. Kendi kendini yiyorsun, saga sola yazi yazarak bastirmaya calisiyorsun, ama olmuyor iste...

hala sağa sola yazı yazıyorum, ama...

o kadar da korkmuyorum.

o kadar da değil.

çift kişilik yatak almayabilirim. hamile olduğumu öğrendiğimde kimi arayacağımı da kesinlikle bilmiyorum.

neyse canım...

belki benim kağıt param, bi şekilde döne dolaşa, yine benim cebime girmiştir.

Koçlar için hareket vakti

Susan Miller akrepler için bu ay ne demiş bilmiyorum ama koçlar için hareket vakti geldi: Taşınmaya kesin olarak karar vermiş bulunuyoruz. Biz bu evin içinde yaşarken, o parkeler yerinden sökülemez, mümkün değil, zira daha sökülmeden dahi evde bir akrep gördük.

Dün gece A.S. (Akrepten Sonra) dışarı çıktık kuzen ve sevgilisiyle. Yıldız Posta Caddesi üstünde Fish of North diye bir balıkçı var, bir balıktercihetmez olarak ben bile ne yiyeceğimi şaşırdım. Başlangıçlar, garnitürler en az yemek kadar iyiydi, tatlılar da öyle. Kah mutlu (makara tukara) kah hüzünlü (ev) bir sohbetin sonunda kalkmaya karar verdik, daha doğrusu mekan bizi kaldırmaya karar verdi, kalktık. Kuzenler arabaya binmedi. Ben bindim.

O pek anlamadığım "ölsem kimsenin haberi olmaz ki" paranoyasını yaşadım dün gece. Müziği açtım, camları kapattım, derin bir nefes aldım. Korktum, bazen gerçekten korkuyorum ve ne yapacağımı bilmiyorum. Çok çaresiz bir durum ve insan, aslında çaresizliğine üzülüp daha çok korkuyor. İstanbul'daki akreplerin öyle öldürücü bir zehri olmadığını bilmek işe yaramıyor, yanımda biri olsa beni akrepten korumak için hiçbir şey yapamayacağını bilmek de öyle. Bilmek işe yaramıyor ya bazen, inanmak gerekiyor. Sakinleşmek, mutlanmak, umutlanmak için inanmak gerekiyor.

Yalnızlık, terliklerini giymeden önce silkelerken daha çok koyuyor insana.




(01-02 Eylül 2010, İstanbul)

Çarşı bile bize karşı!

"İşte bu!" dediğimiz şeyleri severiz. Okuduklarımızda kendimizden bir şeyler bulmayı, farkında oluşumuzun bize fark ettirilmesini severiz.

İsmet Berkan'ın okuduğum ilk yazısı şuydu. Tüm bu keşmekeşte, "aah ah biz nasıl vatan sevgisiyle büyütüldük, sizde hiç yok böyle şeyler, Atatürk cumhuriyeti bu gençliğe mi emanet etti" vaveylalarında içimi sızlatan bir şey vardı. Yanlış olan bir şey, kimsenin duymak istemeyeceği bir şey söyleyecekken insanın karnına giren bir ağrı.

Buydu işte; "Kendimi hayatım boyunca hiç 'Atatürkçü' diye tanımlamadım, zaten hiçbir zaman bir şeyci olmadım. Zaten, 'bir şeyci' olmak kadar Atatürk'ün özüne aykırı bir şey düşünemiyorum. Bana 'Dogmalara inanma, kendi aklını kullan' diyen birinin 'dogma' olması kadar traji-komik bir durum olabilir mi?" diyen İsmet Berkan hissettiğimi kelimelere dökmüştü.

Yazının burasında okumayı kesen de olmuştur eminim; sonuna kadar burada edindiği "vatan haini" sabit fikriyle okuyup İsmet Berkan'a küfürler yağdıran, tehdit savuran da... Ama tüm bunlar, benim bu yazdığım da dahil, okumayı bilen belli bir kesim için yazılıyor zaten.

Peki geri kalan kesim ne yapıyor? Can Dündar'ın Mustafa'sını izleyip, şunu yazma hakkını buluyor kendinde:


Utandım Çocuk
Taner Yenidoğan

Beni anlatan bir film yapmışsın. Kızgınım, utanç içindeyim. Sana değildir kızgınlığım. Filmdeki Mustafa'dan da utanmış değilim. Başaramamışım, bundandır utancım. Komutam altında, bu vatan için kanını akıtan Türk askerlerinden utandım. "Özgürlük" demiştim, benim karakterimdir. "Bilim" demiştim, tek yol göstericidir. Sen, "Karanlıktan korkardı" demişsin benim için. Korkardım evet. Bu ulusu boğmak isteyen karanlıklardan çok korktum. Ama insaf be çocuk, korkup da kaçmadım ya. Söküp atmadım mı o karanlığı bu ülkenin üzerinden? Diktatör demişsin bir de. Hiç okumadın mı çocuk? Nerde benim nesilleri emanet ettiğim öğretmenler? Anlatmadılar mı sana? Başkomutan olarak cepheden cepheye koşarken, ve bütün kararları tek başıma alabilecekken neden bir meclis kurdum ben çocuk? Böyle diktatör olur mu?

Ah be çocuğum. Neden, nasıl düşman ettiler seni bana? Baktım aşktan, sevgiden, aileden bahseden güzel şeyler yazmışsın bugüne kadar. Belli ki çalışkansın, zekisin. Kara cüppeleri ile milletin ümüğüne çökmüş olan yobazları çok iyi anlarım da çocuk, seni anlayamıyorum. Onlar zaten hiç sevmedi beni. Yüzyıllardır süren iktidarlarını çekip almıştım ellerinden. Sevmeyecekler beni elbette. Peki sen çocuk, sen neden kol kola girdin bu kara kalplilerle?

Dedim ya, sana değil kızgınlığım. Başaramamışım. Anlatamamışım demek ki özgürlüğün kıymetini, bağımsız bir ulusun, onurlu özgür bireyi olmanın ne büyük bir nimet olduğunu. Yazık olmuş, onca vatan evladının kanına, onca ananın göz yaşına. Veremem ki şimdi hesabı, ne o gencecik bedenlere, ne de o gözü yaşlı analara. "Bu muydu uğruna bizi ölüme gönderdiğin vatan?" derlerse, "bu nesiller miydi, ölen evlatlarımızın kanıyla kurduğun ülkeyi emanet ettiğin?" diye sorarlarsa ne derim ben onlara be çocuk?

Olmadı be çocuk... Olmadı.

***

Bu mektup karşıma çıktıkça çeşitli mecralarda bu yanıtı verdim, vermeye de devam edeceğim bıkmadan: Ben, bu millete Kurtuluş Savaşı'nda öncülük etmiş, bu inkılapları gerçekleştirmiş büyük bir liderin karanlıktan korkacak kadar insani zaaflari olabilmesiyle gurur duyuyorum. Onu kendim gibi bir insan olarak kabul etmek bana mutluluk ve geleceğimiz için umut veriyor.

Adamın birinin, nereden bulduğu belli olmayan bir hakkı üstlenip Atatürk'ün ağzından bir mektup yazmasını, en hafif tabirle abesle iştigal olarak nitelendiriyorum. Bir dostun deyimiyle, "ben derim ki" "düşünüyorum da" diye lafa başlayamayacak denli korkak olmak bize önce edilgenlik, sonra da alınganlık getiriyor. Sonra her şeyi Amerika pilanlıyor, herkes bizi güçsüz bulduğu için saldırıyor, çarşı bile bize karşı oluyor.

Neden?

Neden gerekirse kanımızın son damlasına kadar savaşacağımızı bilmek için, kızları da askere alsınlar deme ihtiyacı hissediyoruz? Neden bizde hiçbir şeyin ortası yok; Cumhuriyet'i sevmeye çalışırken Atatürk'ü putlaştırıyor, onun özel hayatına müdahale hakkını kendimizde buluyor ve bir yücede bulunmaması gerektiğini düşündüğümüz bir şey gördüğümüzde de hemen saldırıya geçiyoruz? Bunları dile getirmeye cüret ettiğimizde neden biri bize gerizekalı diyor (bu benim başıma geldi)?

Aslında üzüldüğüm şey tek bir çerçeve içerisinde: Benim yaşımda, benim bilgi birikimime sahip olması gereken bir üniversite öğrencisinin, yarım yamalak bir Türkçe ile bana Atatürk'ü savunmaya kalkışması... Kendisinin -belli ki- daha vatanperver olduğunu düşünmesi... Sırf Atatürk'ün ağzından yazılan bir yazıya, sadece bu sebeple düzeyli bir tepki gösterdim diye, kendini avukat addedip bana cevap vermesi... Bunu, "gerizakalı" başlığında ve ne hikmetse, beni seviyesiz göstererek yapması...

Çok şükür ki bizim, bize vatanseverlikle fanatizm arasındaki, milliyetçilikle faşizm arasındaki farkı ve anadilimizi hakkıyla kullanmayı öğretecek öğretmenlerimiz vardı. Sanırım herkes bu kadar şanslı olamamış.

Asıl bunları gördükçe korkuyorum ben geleceğimizden.

Tüm bunların bir adım ötesi, dün feysbukta pay-pay-paylaşılıp yüzlerce kez yorumlanan fotoğraf olsa gerek. Eski olabilir, ben yeni gördüm. Aşağıdaki fotoğrafın, üstünde koca kırmızı puntolarla "REZİL!" yazanını düşünün:



Sanki siz tavuğu evde başka türlü yiyorsunuz amk! Zerre zeka pırıltısı taşımayan belden vurma teknikleriyle nereye kadar, daha doğrusu, nereye doğru gidiyoruz?

Sonra da çıkıp "Tony Blair İngiltere'de korumasız geziyormuş, alışveriş yapıp bisiklete biniyormuş" ikiyüzlülüğü yapın, e mi?

(01 Eylül 2010, İstanbul)




Not1: Mustafa'yı hala izlemedim.

Not2: "Utandım Çocuk" adlı yazı için kaynağın ve yazarın doğruluğu Google'ın güvenilirliğiyle eş orantılıdır; yanlışsam yanlışsın densin.

Not3: Bu arada İsmet Berkan'ın Radikal'den ayrıldığını da öğrendik. Hürriyet'ten taşınan Eyüp Can'ın da en az onun kadar hür olmasını dilemekten başka çare var mı?

Güzdönümü

İlk defa mevsim normali, normal bir zamanda çıktı karşımıza: 1 Eylül'de mevsim aniden sonbahara döndü. "Omzumuza bi şal alsaydık" diye düşündüğümüz gün, bugündür. Sonbahar geldi beyler!

Dün gece uzun zamandır ilk kez odamda cam kapalı, üstüm örtülü yattım. Sabah kalktım, kapalı ayakkabı giydim, yine de ıslak saçlarım ve üstümdeki ince bluzla üşüdüm. Klimayı kapattım, çorba içtim öğlen, terasa çıktım ve bardaktan boşanırcasına yağan yağmurda koşarak bir şemsiye altına girdim, kahvemi orada içtim köprüye karşı.

Sonra Elif Şafak "Nihayet yagmur. Istanbul'un en guzel halleri. Gunesli havalarda, asırı sıcaklarda yazılmıyor. Kelam ve ilham nedense gri gokyuzunu seviyor." dedi. Güzel laf. Baktım, blogu Ekim'de açmış, fakat ilkbahar-yaz Onurlu'nun tabiriyle "kudurmuşum". Benim aklım sıcakları sevmiş, kalbim Eylül'de kalmış.

Şimdi önümüzde iki ay var, yağmur çağrıştıran. Elif Şafak haklı mıymış, göreceğiz.
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!