... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

Mantarlık

Olabildiğimce her yerde olmaya çalıştım hayatım boyunca. "Ben de ben de" kafasında, gitmezsem hayati bir şey kaçıracağımı düşündüğüm çok yerde var oldum, bir kısmından sıkılsam da çoğunlukla iyi ki gitmişimdir.

İnsan, evi dışında geçireceği zaman kısıtlı ve kendisi haricinde etkenlere bağlı olduğunda, herkes her an süper bir şeyler yapıyor sanıyor. Hani o adamları haftada bir, (, ayda bir, neyse) gördüğünde hep çok eğleniliyor ya beraber; insan orda olmasa da aynı sohbet, muhabbet, eğlence, müzik, film, alkol, gitar devam ediyor sanıyor.

Halbuki öyle değil. Eve dönmek zorunda olmadığım ilk günlerde, sıradan herkesi aradım. Herkes mantardı; "ay yok eve gideyim"ciydi, biri kız arkadaşıylaydı, biri ders çalışıyodu, biri uyuyodu... Görüşecek kimseyi bulamadığımda, hayatın benim bıraktığım yerden itibaren normal aktığını anladım.

Yine de, o adamların mantar olmayan hallerinde yanlarında olmak istiyorum; o yüzden hala her yerde olmaya çalışıyorum. Hem o geçirilen saçma ve boş anlardan en hatırlanası anılar çıkabilir, kim bilir?

Ketum

Ketum olmak lazım,
Gizem yaratmak lazım.

Bundan sonra daha ketum olacağım.

"İroni nedir anne?"
"Bundan sonra daha ketum olacağını blog'undan açıklamaktır yavrum."

Kuralsızlar - mı?

Son birkaç gündür nükseden dans nöbetlerimin bir uzantısı olarak, dün uykudan ölmek pahasına Kuralsızlar filminin başından kalkamadım.

Bu arada, artık lütfen 1- bir Yahudinin gözünden ikinci dünya savaşı filmi 2- başbelası çocuklarla dolu bir sınıfı yola getirmeye çalışan idealist, inatçı öğretmen filmi çekilmesin istiyorum. Al sana Patates Kampanya!

***

Bu filmde de Antonio Banderas öğrencilere yardım etmeye çalışmak isteyip (niye yardım etmeye çalıştığı da bir soru işareti) neredeyse kovulduğu bir okulda, tabir-i caizse Hababam Sınıfı'nı eylesin diye başlarına konan bir dans öğretmeni. Kuralsızlar işte bu sınıfın öğrencileri. Hepsi birbirinden serseri, laubali; dejenere gençliğe örnek tipler. Ha, tabi ki kendi kendine kuralsız adını takan yok; filmin gerçek adı "Take the Lead". En iyisi olmasa da kötü çevirilerden biri sadece.

İşin entrikasında, sokak kavgasında, yo-nigga!'sında değildim de, dansları izledim oturup. Salon dansı ne kadar güzel bir şey yaa... Hayır çok entel dantel olduğumdan değil, yarın öbür gün dokuz-sekizlik bi film çeksinler ben ona da güzel diyeceğim ama o valsler yaa...

Bu tarz filmlerden beklenmeyecek iyilikte şov varmış bu filmde, içgüdüme uyup kanal değiştirmeyince gördüm. Bir de filmin sonundaki tango şimdiye kadar izlediklerimin arasında en iyilerden biriydi. Gerçekten doğaçlama olsa, en iyisi olurdu.

Hiç istidadım olduğunu sanmıyorum böyle salsaydı, rumbaydı, tarzım değil; erkek de mümkünse Harmandalı oynasın diye düşünen biriyim ama bu dansları izlemek bana büyük keyif veriyor. Kendim dans etmiş gibi kıpır kıpır oluyorum :)

King and I (devam)

Unutmuşum, önceki yazıyı da bozmak istemedim. "King and I" filminden (bu arada ne zaman x filminden şeklinde lafa girecek olsam benim de sahneler aklımda diye devam edesim gelir) aklıma gelen bir şey daha vardı.

Hazırlıktaydım. Hazırlık dedimse, bildiğin ortaokul hazırlık, yaş 11.
Hayatla ilgili pek fikir sahibi olunmayan (biz olmamıştık en azından - eğer şimdi fikir sahibi sayılıyorsak tabi), dostluk, arkadaşlık gibi kavramların oturmadığı, ilkokuldakilerin hayatımız boyunca en yakınımız olacağını sandığımız, hormonal aktivitenin yeni yeni başladığı yaşlar. "Azından mı öpmüş" yaşı işte :)

Bizim okulda eskiden yılbaşı balosu olurdu. İşin ilginci, bu tip okasyonların adının hala "balo", "çay" gibi insanın kafasını karıştıracak sözcükler olarak kalması bence. Çünkü ben bir 'süt', annem de bu işler için fazla büyük, e ne olacak o zaman, "baloya gidilecekse balo kıyafeti giyilir!" Bunu ilk hangimiz düşündük veya dillendirdik, hala bilmiyorum ama annem bana, kabarık bir etek dikti gerçekten de. Şu kadar kabarık değildi tabi ki:

Bizim okulun "abajur kız"ı olmaktan ucuz kurtulmuşum!

Sonuç olarak, ben baloya giderken kendimden gayet emindim. Kendi yaşıtlarımın dahi -ve o zaman dahi, çünkü moda değildi- tayt giyeceğini nereden bilecektim ki? Burda, kendi eteğim biraz abartılı kaçsa da yine de tayt giymekten daha iyi bir şey yaptığımı düşünüyorum hala. Hem, o sırada ufaklık olmanın avantajıyla kimse benimle dalga geçmemiş, lise son abi ve ablaların sempatisini kazanmıştım.

O gece biz tabi ki dans etmedik, dansı bir halt zannedecek yaştaydık o sıralar. İnsan ya öğretmenini nezaketten dansa kaldırır, ya da birini sevdiği için dans ederdi. Dansın bizim için karşılığı "Ahmet Ayşe'yi seviyoooo" olurdu yani. Hey yareppim :)

O yüzden, yavaş parçalara geçilip de pist yine dolduğunda ben çok şaşırmıştım. O an yaptığım ve eve gelince de yazdığım bu tespit, beni çok güldürür: "Ben okulda bu kadar çok çift olduğunu bilmiyordum!"

Bir gün çocuğum olursa, sırf geriye dönüp böyle bir anı yaşayabilsin ve kendine gülebilsin diye bu hikayeyi anlatacak ve günlük tutmasını öğütleyeceğim ona...

King and I and 1,2,3-1,2,3...

"King and I" filmini izledim geçenlerde. Bir süredir düşündüğüm bir şeyi hatırlattı bana bu film: Artık dans edilmiyor.

Tamam, salon dansı ata sporumuz değil. Genel olarak pek becerebildiğimiz de söylenemez bence ama yine de, ilkokul boyunca karşımıza çıkan çeşitli fırsatlarda "dansa davet" denen ve çoğu zaman çocukları kendi güvensizliğe sürükleyen oyunu oynamış/oynatılmış bir topluluğuz (güzel bir gerginliği vardır o oyunun da, neyse). Hem illa vals yapmaya gerek yok, sağdan sola salınmak da bir danstır bana göre. Son zamanlarda gittiğim clublarda da, fasıl mekanlarında da, başka da bir yere gitmiyorum zaten, eskisi gibi bir noktada hafif parçalar çalmaya başlamıyor artık. Şimdi varsa yoksa bir Serdar Ortaç. Teorim odur ki en kaliteli, nezih, kalburüstü geçinen mekanın dahi bir Serdar Ortaç noktası vardır ve eğer o nokta eğer misafirlere göre doğru ayarlanmışsa coşku tavan yapar. Radyoda "Hayaaaaat beni neden yoruyosun"u duyunca frekans değiştiren adam dahi tüm sözlerini bildiği şarkıya cuppa cuppa eşlik eder. Bunu böyle kabul etmek lazım.

Konuya dönecek olursak, neden slow dans edilmiyor artık abicim, benim isyanım var buna?! Ben bekliyorum ki çalsın. Millet bi sakinleşsin. Arada içkimizi içelim. Bizi dansa kaldırmasını beklediğimiz biri varsa kaldıracak mı, görelim. Kaldırırsa, nasıl dans edeceğimizin, ne kadar yakın durmamız gerektiğinin gerginliğini yaşayalım. Ürperelim; ürpermeden yaşanıyor ya ilişkiler artık. Hiç olmadı dostlarımızla dans edelim yahu; ben Sezo'yla ettiğim dansları onunla geçirdiğim çoğu zamana değişmem mesela :)

Ne bileyim, bence dans etmek bir yakınlık, samimiyet vesilesi; temas, sıcaklık... Güzel bir duygu. Şunun şurasında 2-3 yıl önce var olan bir şeyin, azıcık daha çıldırabilmek uğruna ortadan kalkmasına çok üzülüyorum ve açıkça soruyorum:

Dans etmeye devam eden insanlar varsa, biri bana haber verebilir mi?

Günün neşesi: Concon'u çağrıştıran taksici amca

Trabzon bugün çok güzel, çok ferah kokuyordu!

Trabzon'a ilk kez iş sebebiyle gitmiş biri olarak memleket muhabbetine girmeyeceğim (ve tabi ki seni daha çok seviyorum İstanbul. Aman bi kıskanma be!) ama çok ferahtı, belki ben ferahladığım için bana hava öyle gelmiştir.

Taksiciler de pek şen şakrak Trabzon'da, bir konuşmaya başladılar mı karşılarındakini kesinlikle konuşturmuyorlar -ki ben çok sinir olurum-, buna rağmen neşe doluyor insan onların muhabbetleriyle. Bugünkü taksici, beni bi değişik güldürdü ama :)

Amcam, kızını aradı; bir yerden mi alacakmış neymiş (sonra uzun uzun anlattı ama hepsini dinleyemedim). Konuştu konuştu, sonra "Tamam kızım, taam hadi boaybay, boaybay, boaybay" dedi ve kapattı! Şimdi bu "boaybay"ın nasıl bir şey olduğunu bilmeniz için, Beyaz Show'un şöyle 2-3 yıl önceki tiplemelerini birazcık biliyor olmanız lazım. Şu solumdagörmüş olduğunuz concon tiplemesi vardı ya, işte o böyle telefonu kapatırken en az bir kere boaybay derdi. Ehehe :)

Bi de link vereyim, ahanda verdim, iyice beyniniz sulansın. Benim sulandı, sizinki de sulansın bana ne :)

07:00 uçağı için kaçta havalimanında olmak gerekir?

Cevap: E) Hesaplanamaz

Akıl ve mantık yürüterek hesaplanacak bir şey değil tabi bu, o yüzden birkaç veri daha verip bilinmeyenleri azaltayım. 07:00 uçağı dedik, iç hatlar, sözkonusu havalimanı Atatürk Havalimanı, online check-in önceki gece yapılmış, bagaj yok. Ha bir de, uçağa yolcu alımı yarım saat önce başlar, yani 06:30'da.

Ben bu soruya 06:15 şeklinde yanıt verdim. Haftanın en az yedide birini havalimanında, bunun da onda dokuzunu 07:00 uçaklarına binerek geçiriyorum. Öyle karar verdim işte.

Ve uçağı kaçırdım! 25 dakikada Fulya'dan Yeşilköy'e gittim; ama 45 dakikada bir havalimanını bir uçtan bir uca katedemedim ulan!El ele verip bu işi beceren "aman da şahaneyiz 10. havalimanımızı açtık" TAV'a ve devekesmeustası sevgili THY'ye iki çift lafım olacak. Gerçi tüm gün düşündükten sonra asıl kabahatin, beceriksizliğin, basiretsizliğin ve terbiyesizliğin TAV'da olduğuna karar verdim. Şikayet mektubum, yetkililerin eline ulaşmadan önce burda! Çok yakında!
Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!