... yazı kalır.

bellatrix begins: batman gibi değil, anka kuşu gibi!

olmazkare

benden hoşlanıp hoşlanmadığını benimle sevişmeden anlayamayanla olmaz.

Onun adı İpek.

"Korprıt şirketlerde çalışan, nispeten hırssız insanların her gün çay ocağında, mutfakta, yemekhanede, asansörde, otoparkta gördükleri; birebir ilişki içinde olmadıkları diğer çalışanların yaklaşık yüzde 79'unun adını bilmedikleri, klinik deneylerle kanıtlanmıştır."

Örneklem mi? Benim.


Bizim masalar hep silinir mesai bitimlerinde, benimki, ben o temizlik saatinde ekseriyetle hala masada oturuyor olduğum için atlanır genelde. Ertesi sabah erkenden temizlenirmiş bizim masalar meğer, her şeyi buldukları gibi bırakmaya programlanmış temizlik görevlileri o kadar dikkatlidir ki, bunu hiç anlamayabilirsiniz bile... Size özellikle söylenmediği sürece.

Masamın etrafında kızlardan biri dolanıyordu, yenilerden, gençlerden biri belli. Bardak, kupa falan arıyor sandım, baktım yok ama o hala dolaşmaya devam ediyor; kulağımda kulaklık olduğu için de sesini çıkarmıyor hiç. Hoş, kulaklıklarım olmasa da ağzını açıp bir şey söylemeye çok çekineceği her halinden belli ya... Çıkardım kulaklığın tekini, "bir şey mi soracaktın?" dedim. "Adınız ne acaba?" dedi o an yokolup gidecekmiş gibi bir sesle. Ses değil, o yok olup gidecekti sanki, toptan.

Söyledim adımı. Tanışımak istiyor sandım, ne bileyim. "Senin adın ne?" dedim, şaşkınlıktan gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Söyledi, deminkinden daha da hafif bir sesle (bunun mümkün olacağını sanmazdım). "Memnun oldum" dedim, bir şey demedi, öylece baktı yüzüme. Sonra anladım amacının tanışmak olmadığını, "neden adımı sordun?" dedim. "Sizin masa sonradan silinecek diye not alacaktım da, masanızda göremedim adınızın yazdığı etiketi, kusura bakmayın" dedi.

(Ne gereksiz bir özür! Benden küçük insanların, benden kendilerini yaş dışında bir sebeple küçük gördükleri için bana siz demesinden de rahatsız oluyorum aslında. Ama buna karşı çıkmak sanki aramızdaki mesafeyi arttıracak gibi geliyor, çünkü ben ona sen demişim en baştan da sanki şimdi lütfediyormuşum gibi. Hatta belki hizmetliler kendilerine sürekli "kolay gelsin" dememizden de rahatsız oluyorlardır diye düşünüyorum zaman zaman, belki günde yüz kez sağolun diye cevap vermek yerine sus pus durmak istiyorlardır. Olamaz mı, olabilir, doğru. Ama bunu hiçbir zaman bilemeyiz.)

"Yok" dedim, "önemli değil, bak etiket de burada, dosyanın arkasında kalmış."
"Sağolun" diyerek uzaklaştı kızın sesi.

Aradan günler geçti, birbirinin aynı günler; defalarca gördüm kızı, artık etrafımdaki masaları sildikten sonra benimle konuşmadan etikete bakıp ismimi mırıldanarak uzaklaşıyordu, o kadar.

Bugün tekrar gördüm onu, bayan direktörün odasından elinde kendisi kadar, dolu bir tepsiyle çıkarken. Bir şangırtı koptu, kafamı kaldırdım, sanki ofisin koca camları kırılmış gibi bir ifade vardı kızın yüzünde. Korku ifadesi. "Ne oldu?" diye sordum, "müdür bardağı kırıldı" dedi.

Müdür
bardağı
kırıldı,
dedi.


"Müdür bardağı ne yahu?" dedim, dilimin ucuna kadar gelen be, son anda yahu'ya evrilmişti. "Kendi özel bardağı mı?"

"Hayır, müdür bardağı" dedi, "işte bu."

Aşağı doğru ovalleşerek daralan, saydam camdan bir su bardağının üçte biriydi gösterdiği. Her köşede, her bir milyoncuda bulunan ama bizimkiler içine günde8bardakmaydonozlusu koydukları için aniden özelleşen, yok yok hayır yahu, olur mu; herkeste olmadığı için, özel bir rafa konduğu ve üzerine münasip bir dille "herkes kullanmasın" yazıldığı için özelleşen renksiz, saçmasapan, alabildiğine sıradan bir bardaktı işte!



"Boşver ya" dedim, "söyleme kimseye bir şey."
"Teşekkür ederim, çok sağolun."

Ben mi? Niye? Duymazdan geldim anlam veremediğim bu iyi niyeti.

"Bir şey olur mu acaba? Vallahi bilerek yapmadım." dedi sesi titreyerek. Bir yandan da yerdeki kırıkları topluyordu.

"Ya boşver sen, yüz tane var içeride onlardan, fark etmez bile kimse. Ben de özel bardağı sandım. Söyleme sen kimseye, olmaz bir şey" dedim.
"Çok sağolun" dedi tekrar.
"Ben ne yaptım yahu?" dedim gülmeye çalışarak, kendimi iyi hissetmiyordum bu durumdan ötürü. "Bana neden teşekkür ediyorsun?"
"Olsun, olur mu, Allah razı olsun... Her şey gönlünüzce olsun" dedi kızcağız. Artık iyiden iyiye, annesinden terlik yemekten korkan küçük kızcağız görünümündeydi.

"Amin" dedim, "cümlemize." Artık benim sesimin de pek kararlı çıktığı söylenemezdi. Daha fazla uzatmadım.

Kız gitti. Ben kendimi çok kötü hissettim; ama eminim, belki çalışanlarının yarısından fazlasını ismen tanımadığım bu şirkette onun adını bilmiyor olsaydım, kendimi çok daha kötü hissederdim.

Onun adı İpek. Çalıştığı yerdeki insanlar ona "kolay gelsin" diyor.


(24 Temmuz 2012, Levent)

I'm not a fucking hipster.

Are you a f---ing hipster?
Your Result: You're not a hipster.
But you're treading on thin ice. I see you eyeing that beat-up s--- they sell at Urban Outfitters. If you want to be part of the music scene, be part of the music scene. If you're interested in fashion, be interested in actual fashion. You can do it, I believe in you!
You're not a hipster at all.
You're a hipster wannabe.
You're a f---ing hipster.
Are you a f---ing hipster?
Quiz Created on GoToQuiz

Fiyuv. Neyse.

yarindan sonra...

paris.

cunku abicim, ben bekleyemem istedigim yerleri onlari en cok beraber gormek isteyebilecegim insanla beraber gormeyi. bekleyemem o insanin ortaya cikmasini, keyfinin gelmesini, parasinin olmasini, falan, filan. ugrasiyorsa da dunya bunun aksine, kazandigim surece harcadigim en iyi para gezmeye giden para olacak. gezmeye, guzel muzikler dinlemeye, muthis kitaplar okumaya ve cok guzel saraplar icmeye ve gunde 44 kez gunbatimi gormeye ve dagin ustunden dogan aylara ve danslara.

nobody puts baby in the corner.

Tahsil cehaleti alır...


Yeni yönetmen başlamış işe, 35 yaşlarında ya var ya yok bir kadın. Kadın olması önemli çünkü kadınlar -üzülerek söylüyorum- erkeklerden daha hırslı değillerse bile öyle görünmeyi. egoları o kadar şişik değilse bile öyle göstermeyi bir şekilde başarıyorlar.

Bayan Yönetmen'in bence bir olayı yok, bu ünvana nail olmasında bir özellikli durum da yok. Baroya kaydolur kaydolmaz soluğu korprıt şirkette almış, adliyelerde hiç koşturmamış, benim anlayışımla "mecburi hizmet"ini yapmamış bir kadın avukatın gelebileceği en yüksek mertebe zaten bu. Önemli olan geldiği bu mertebeyi hazmetmiş olmak ama ağza aniden düşen armut bazı bünyelerde şaşkınlık yaratabiliyor.

Bayan Yönetmen ile tanışma şerefine nail olamamıştık; önce biz yoktuk ofiste, sonra da o. Dün ilk defa gördüm kendisini, hemen yanıbaşımdaki, iki günde kişisel odaya çevrilmiş eski toplantı odasına girerken, hiç selam vermeden pat pat yürüdü, iyi peki napalım, sonra kapıya çıktı tekrar.

Gülümsedim, güzel bir korprıt gülümsemem vardır benim, hiç anlamazsınız yalan olduğunu. Tanışacağız sandım, ondan. Hafifçe hareketlendim.

Ağzını açtı Bayan Yönetmen. "Kimin bu koliler?" dedi boydan boya camla çevrili odasının yan tarafında, yerde duran kolileri göstererek. Şaşırdım, insan ilk kez gördüğü ve kim olduğunu, ne iş yaptığını, bu tip insanlar için daha da önemlisi hangi mevkide olduğunu bilmediği biriyle ilk konuşmasında koliyi cümle içinde mi kullanırdı? (Demek alnımda yazıyordu küçük esnaf olduğum. Spor ayakkabıdan evrilen şeyler giymemek lazım belki de işe gelirken?)

"Bizim" dedim, departmanı da belirterek, sanki merak ediyormuş gibi. Sonra taramalı usüle geçti Bayan Yönetmen, "rica edicem kaldırın burdan bunları, olmaz ama böyle, size söylüyorum ama müdürünüze de söyleyebilirim, böyle çalışamıyorum ben mümkün değil yani, bu üçünü bu cama dayamayın bir kere, gerisini de, yani ne bileyim ofis ortamı böyle olmaz, bunları koyacak bir yer bulun..."

"Ama..."  diye araya girecek oluyordum, nafile. "Şunlar zaten gidecek..." diyordum, yok. Susmuyordu Bayan Yönetmen, çünkü -üzülerek söylüyorum- kadınlar erkeklerden daha boş konuşmuyorlarsa bile hiç susmayarak öyle görünmeyi başarırlar.

Kalktım yerimden sakince, kendisine doğru seyirttim. Anlamadı önce, acil aksiyon alıp kolilere girişeceğimi sandı herhalde. Bense yürüdüm ona doğru, elimi uzattım,

"Önce" dedim "Tanışalım."

Afalladı Bayan Yönetmen. Kendisine "evet, sepet, efendim" sözcüklerinin kombinasyonundan oluşan cümleler kurulmasına alışıktı belki. Belki de, kendisiyle tanışmak isteyenler hep erkekler olmuşlardı.

Elini uzattı istemsizce, adını söylemedi yine de (ne de olsa ben onu tanımak zorundaydım üst sınıfını tanıyan liseli gibi), bana adımla hitap ederek bu kez ve sizli bizli,

"Kolileri" dedi, "Lütfen halledin."

Kimsenin hayatında bir şey değişmemişti, sadece ben sakin tavrımdan ötürü müdürlerimden övgü alacaktım.

///

Bugün, artık bir patronu olduğu için olsa gerek, eskisi kadar havalı olamayan avukat hanım, Bayan Yönetmen henüz mesaisine teşrif etmemişken, müdürüme seslendi: "Selim'den ses var mı?"
_ İyiymiş, alıyoruz haberlerini.
_ Şimdi tüm işler size kaldı, değil mi? Komik çocuktu o, iyiydi. Gitmeseydi keşke. Hem zaten ben hep diyorum, sizin departman şirketin yegane zeki insanlarının olduğu bir yer. Kaçırmamak lazım bunları.

Müdürüm hiçbir şey söylemedi. Hiçbir şey. İyi denemeydi canım avukat, ama yemedik.

Bu arada "yegane" tektir, "yegane insanlardan biri" diye kullanılmaz. Çok istiyorsan "nadir" diyebilirsin. O da zorlamadır, ona da cevap vermeyiz, ayrı.



(Ha, Bayan Yönetmen birkaç ay sonra tutunamayıp işi bıraktığında kolilerin bir kısmı da hala orta yerde duruyordu bu arada.)

ayaküstü mantra


Eğer uzunca bir süredir gergin olması doğal karşılanabilecek bir insana anlayış gösterdiysen, göstermeye devam et.
Aksini yapmak gerginliği arttırmaktan başka işe yaramayacaktır.
Sus, çünkü ağzından çıkan her şey ters gelecektir.
Sen terslendiğin zaman da sus, eğer mümkünse.
Hele sen de halihazırda asabi biriysen. 

İnsanların kendi dertleri bazen başka herkesinkini gölgeler,
bırak sana da müdürün açıp sorsun neyin olduğunu. 

Herkesin kendisiyle ilgilenmesi gereken bir zaman dilimi olduğunu aklından çıkarma.
Sen de bunu yap hatta.
Aileni, arkadaşlarını, işini ikinci plana atarcasına yap bunu.
Kısa bir süre, sadece kendinle ilgilen.
Olabildiğince.

psiko

Psikologların hep aynı şeyi yaptığına, dolayısıyla iyi psikolog denen kişinin pazarlaması iyi yapılmış, belki de daha çok yayına sahip olan, yani akademik olarak önde olan insan olduğuna inandım hep. Yani iyi psikolog veya kötü psikolog diye bir şey aslında yokmuş da, ben zaten bildiğim şeyleri anlatıp, kendime itiraf ettiğim ama yüksek sesle söylemediğim şeyleri birine söyleyip rahatlayacakmışım ve zaten tüm olay da buymuş, psikoloğun ne kadar iyi olduğu benim gibiler için pek bir şey ifade etmezmiş, gibi.

Tabi hayatımda hiç psikoloğa gitmemiş olmam, oturduğum yerden sallamama sebep oluyor ama... Ne bileyim, böyle inanmışım işte. İster "ona o kadar para verilir mi yea"cı tutumumun bir tezahürü, isterseniz de ego deyin. Ben içimden anlatabileceklerimi geçirirken birtakım sonuçlara varıyorum hep. Bunların bir kısmı hiç hoşuma gitmeyen şeyler de oluyor. Size anlatacak değilim bunları elbette. Hem de burada. Hem de şimdi.

Mümkün değil.

Ama birine anlatsam iyi olacak.





Related Posts with Thumbnails

bencileyin

Fotoğrafım
iyiyim, kötüyüm, mutluyum, mutsuzum, güzelim, çirkinim - herkes kadar. çok şey bilir, her şeyi hatırlarım; çöp beyinliyimdir. bana alttan bakarsanız bir tanrı görürsünüz (temsili). müzik dinlerim, sadece yalnızsam veya sarhoşsam bağıra bağıra eşlik ederim; yoksa insanları düşünürüm aslında. ve severim. insanları severim; bazı insanları daha fazla, bazılarını çok çok fazla, boyumdan büyük severim. sonracıma, okurum. bir de yazarım; iyi, kötü, mutlu, mutsuz, güzel, çirkin - herkes kadar.

basılı materyalin hastasıyım!

read the printed word!